Pages

31 Aralık 2013 Salı

Reşat Enis- Ağlama Duvarı-


Sevdiğim kitapları bitirmek istemem pek. Reşat Enis'in Ağlama Duvarı da bunlardan biri. İnanılmaz sade tasvirlerle, ayrıntılı gözlemlerini birleştirmeyi başarmış; Norveç'li yazar Knut Hamsun'dan sonra açlık ve yoksulluk üzerine yazılmış en başarılı eserlerden birinin sahibi.

Arka planda kalmış adamlardan biri olarak bilinen ve hakettiği ilgiyi görememiş Reşat Enis'i tesadüfen keşfettiğim için şanslıyım ve bu yazıyı okuyanlar sizde!

Ağlama Duvarında beni çeken şey; ağdasız sade bir dille yapılan doğru durum tespitleri,  tabii ki akıcı dili ve kendi paylaşılmışlıklarımızı ana dilimizden okumak.

Gazap üzümleri ndeki acımasız yaşam kavgasının izlerini Ağlama Duvarında'da görüyoruz.Konu tamamen farklı ancak bir bakımdan da aynı, sonuçta her devirde yaşanan kıtlık ve yaşam mücadesi değişmeyen bir konu.

İkinci dünya savaşı arifesinden geçerken; ülkede yaşanan kıtlık ve açlıktan ölen kesim bir yana, paranın anlamı ve gücünün insanları sürüklediği çaresizlikler karşısında içinizin sızlamaması imkansız. Bunu hakkıyla başaran adam Reşat Enis..
Sırada despot var Reşat Enis'e devam..

25 Aralık 2013 Çarşamba

HAVADAN SUDAN

-Havalar soğuk, sabahları fena ayaz var, atlet giyip iyice bir içine sıkıştırmak hatta lahana gibi katkat olma zamanları bu zamanlar..
-Yıl biterken ilk defa; gelsede bir tatil neyim yapsak diyorum. Yeni yılın bir önemi yok benim için hiç olmadı, biri bitiyor diğeri geliyor, ee!
-sonra heryer alışveriş çılgınlığı, heryer direniyor acımasızca tezgahları altüst eden kitlelere, içim sıkılıyor,üzülüyorum tezgahtarlara
- noel miş yılbaşı ağacıymış peh, renkleri güzel janjanlı kırmızı paketler o kadar
- ülkenin hali fena içeri giren girene, bizi soyan soyana.
- izliyor, okuyor sürekli bir şeylere maruz kalıyoruz ya! beynim yoruluyor, uyuyayım diyorum; rüya dan rüyaya yine dinlenemiyorum
- hayat sulu kar gibi basınca vıck sesi geliyor.
- düz sığ, yüzeysel muhabbetlere otobüste, yürürken, yemek yerken, kitap okurken kısacası kaçamayacağım yerlerde maruz kalınca kalkıp boğasım geliyor kaynağı, içimden kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum
- evden işe işten eve gidiyorum, evlilik nasıl diyorlar; hiç evlilik işte diyorum. Çok beklentide olmamak, öyle evlenmek için de acele etmemek lazım, neticede donlarını çoraplarını yıkıyorsun adamın.
- kar fazla yağmadı bu yıl, zaten  arka mahallede bir kardan adam yapmışlar görmeniz lazım! diyen çocuğun ardına takılıp devasa kardan adamı görmek için yol arşınlamadıktan, poşetlerle falanca yerdeki yokuştan kayarken yokuşun sonunda biriken çocuklara kafa göz  dalmadıktan sonra ne yapayım kar yağmasını.

böyle aklıma geldikçe eklerim ben.....

28 Kasım 2013 Perşembe

Genç Werther'in Acıları

temsilden sahneler


Yakınlarda bir bale gösterisine gittim. Bu benim için bir ilkti. Oyun daha evvel kitabını da okuduğum Goethe’nin ünlü yapıtlarından biri olan Genç Werther’in acıları idi. Hem önceden sinemaya gittiğimiz Süreyya Sahnesinin ‘nin atmosferini koklamak hem de “neymiş bu bale?” sorusuna bir cevap bulmak için ikinci kattaki localardan birinde yerimi aldım. Bu arada siz siz olun paketli yiyecek falan hele hele kendinizi sinemada sanıp mısır falan götürmeyin. Dakikalarca paketi yavaş açayım aman ses yapmasın düşüncesi ile bizi sinir eden vatandaşın paket hışırtısı tüm salonu sardı J



Haftalar öncesinden tükenen biletler ve oturulan konuma göre değişen bilet fiyatları yüzünden locadaydım.(Bilet fiyatları sahne önü 35-25 civarı localar ise 15 TL civarı idi.)Sürekli bizim bulunduğumuz kenara doğru yığılan balerinleri görmek için girdiğimiz şekiller bile temsili izleme arzumuzun önüne geçemedi.

Bale için; tiyatronun dansla ifade biçimi diye kendimce bir tanım yapabilirim. Sanılanın aksine hiç sıkıcı değildi. Konuyu bilmenin avantajıyla belkide böyle söylüyorum ama her önemli ayrıntı; gerek dekor gerekse kıyafetler konunun akışıyla oldukça güzel aktarıldı diyebilirim. Ayrıca sürpriz bir şekilde küçük bir opera gösterisi bile izledik.Tüm bunların yanında temsil başlamadan önce piyanonun başına oturan ve saniyesinde beni gösterinin havasına sokan piyanisti es geçmek büyük bir haksızlık olur. Tüm temsil boyunca durmaksızın bizi oyunun içinde tutmayı başaran kadın zaten gösteri sonrası en çok alkışı alan kişi oldu.


Kitabın konusundan bahsetmek istemiyorum zaten okuyalı uzun zaman oldu ama sevdiğim bir kitaptı diyebilirim.Okumak bir yana tabi  bale versiyonunu da özellikle Süreyya sahnesinde izlenmesini tavsiye ederim.


21 Kasım 2013 Perşembe

En yeni reklamlar

Gözüme ilişen son reklamlar şöyle;

ilk olarak; Foot Locker spor ürünleri perakendecisi için hazırlanan ve Van Gogh'un kendi kulağını kesmesinden sonra, ikinci büyük kulak vakası olarak  90'lı yılların büyük olayları arasında yer alan Mike Tyson, Evander Holyfield karşılaşmasındaki kulak koparma olayından sonra zannederim onlar ilk kez bu kadar canayakın görünüyorlar. Gerçekten bu durumu aştılarsa sevindirici bir haber bence.
Diğer bir olay DennisRodman'ın Kuzey Kore ziyaretleri sayesinde iki ülke arasında basketbol diplomasisi başlatacak girişimlerde bulunmasına da bir gönderme var. Sporun hayal kırıklıklarını mutlu sona bağlamayı hedefleyen mesajıyla reklamı izleyelim;



Air New Zealand'ın Yüzüklerin Efendisi temalı ilk viral reklamını hatırlarsınız. Oldukça fazla ses getirmişti sosyal medyada, yolcularıyla beraber profesyonel oyuncularla çekilen muhteşem bir tanıtım videosuydu.



Şimdi de orta dünyada sıradan bir gün başlıklı reklamda öncekinin aksine kurumsal bir imaj kampanyası olarak Air New Zealand çalışanlarıyla gerçekleştirmiş. Kim bilir belki orta dünya sandığınızdan daha yakındır sloganı ile reklam tamamlanıyor. İlk film kadar ilgi görmesini bekleyemeyiz ancak bu işin peşini bırakacak gibi durmuyorlar.




19 Kasım 2013 Salı

Yaşamak için mi yersin yoksa yemek için mi yaşarsın?


Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan gibi bir şey.
Aslında buradaki ayırım sadece yeme zevki değil, açlıkla mücadeleyede kayıyor biraz. Sabah sabah okuduğum bir yazı beni bu düşüncelere gark etti. buradan ulaşılabilir !
Yemek konusunda aklıma gelen en çok kullanılan cümleler şöyle;

Yemede yanında yat, tok evin aç kedisi, yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat, 
tok açın halinden anlamaz, can boğazdan gelir, azıcık aşım kaygısız başım,
yediği naneye bak, yediği önünde yemediği ardında,
yemeden içmeden kesilmek, yenir yutulur şey değil ve ye kürküm ye.


Kimisi stresten yiyip kilo alırken, kimisinin de canı sıkılnca iştahı gider ya da benim gibi her ikiside farklı olaylar karşısında ortaya çıkabilir. Patlayana, çatlayana kadar yiyebilmek ve açlıktan ölmek de bunlar arasına girer. Yediğini seçebilme ve doya bilmek bir özgürlük bu durumda. Okuduğum yazıda sınıfsal farklılıkların yemek kültürünün oluşumunu da etkiledini söylüyordu; basıt sofralardan krallara layık kuş sütü eksik olmayan sofralar arasında elbette statü önemli bir rol oynuyor.

"Ay yok ben kilo alıyorum az yiyim" diyen ablalar bu konunun dışında.
O da ayrı bir durum mesela. Kadının çikolata fabrikası varmış hiç tadına bile bakmamış. Kemikleri sayılıyor ama tüm günü bir hıyarla geçiriyormuş. İşte burada tercih konuşuyor.

Konuya dönmek gerekirse aslında bir konu yok konu olsun diye yazmadım. Ben yemek yemeyi severim lezzetli yemeği yerken haz duyanlardanım ama birde işin başka yüzü varken "yahu yemek yemek için yaşıyorum" demek görgüsüzlük.Yemek mevzusu açıldığında aklıma hep "thanksgiving day" (meali şükran günü ) adlı hazırlıkta okuduğum kısa hikaye gelir o da şöyledir. iki adam varmış ve biri çok fakir olduğu için şükran gününde herkes ona yemek ısmarlamş. O da geri çevirmezmiş. Diğer adam da yiyecek iki lokma bulamazmış ama şükran günü geleneğine uygun olsun diye bu fakir adama yemek ısmarlamış. Yemeğin sonunda ikisi de bayılmış. Hastaneye kaldırılmışlar biri açlıktan, diğerinin de mide fesatından baygınlık geçirdiği ortaya çıkmış. Kıssadan hisseler...



5 Kasım 2013 Salı

Çok tahin Az pekmez

Kış aylarının yaklaşmasıyla raflarda yerini alan tahin ve pekmez ikilisinden bahsetmek istiyorum malum sitenin adı da o. Efenim kansız olan, kilo almak isteyen ya da benim gibi; çikolata yemeyim diye başladığım masumane karışım başıma bela oldu. Pekmezi çok, tahini az tüketilmesi gerek iksir; çocukluk dönemimde yenmesi eziyetti. Meğer çok tahinli az pekmezli yapmak gerekiyormuş. Tabi böyle olunca pekmez kavanozu ağızına kadar dolu, tahininde dibini sıyırır oldum. Pişman değilim, yine olsa yine yerim daha iyi yerim hemde.
Çikolata gibi zararlı bir içeriği olmayan bu karışım soğuk akşamlarda yeşil çay ile benim vazgeçilmezim. bundan daha iyi bir isim düşünemedim dolayısıyla Çok Tahin Az Pekmez oldu.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi

Yekta Kopan'ın son romanı. Neredeyse çıkarçıkmaz aldım ve çarçabuk bitirdim ama hakkında yazmak yeni kısmet oldu. Bununda sebebi bir kaç yerde rastladığım; kısa sürede baş ucu kitabı olmaya doğru ilerliyor yorumları oldu. Daha önce severek okuduğum Kediler Güzel Uyanır'ı referans alarak son kitabı okudum aslında. Fena değil kritere sahip ve tabi yazmasını teşvik etmek adına okumakta yarar var ama bir baş ucu kitabı değil bence. Her nekadar yazılarını beğensemde. Burada amaç aslında Yekta Kopan'ı eleştirmek değil satın alalım derken bouyunu aşan yazılar yazmak olabilir. Evet okumak güzel şey, kurgusu, güzel bir hikayesi var ama benim için baş ucu bir satranç, güvercin, yabancı olabileceği için sanırım o kategoriye koyamadım.

3 Kasım 2013 Pazar

SONBAHAR


Blooger'a ait değil
Aslında sonbahar bitiyor, bildiğiniz gibi köprüden önceki son çıkış Kasım ayı. Eylül ve Ekim'in yaz standartlarında geçtiğini varsayarsak Kasım ayı tam olarak Sonbahara yaraşır şekilde başladı temennim öyle de bitmesi. 
Benim için en güzel mevsim olan sonbahar (sanırım bu ay içinde doğmuş olmanın bir etkisi de olabilir bu kan çekiyor ya da onun gibi bir şey); genelde kasvetli, doğa ölüyor efendim, sonbahar hüzün dolu laflarını hep duyuyorum oysa  Sonbahar'ın yakmayan güneşi, dondurmayan esintisi, soğuğu gibisi yoktur. Bir ince ceket veya hırka  ve taze hava. 



film afişi la bu

Bir çok filme ve şarkıya da konu olan bu mevsimle alıp verilmedik şey ne bilemiyorum. Mesela; Sweet November var spoiler vermeyeyim ama sonunda ölmüşşş :) neyse, bende candan erçetin gibi en sevdiğim mevsimdir sarı sonbahar diyorum.

Blooger'a ait

Herkesin ilkbahara övgüleri bir yana onu seven çok, sonbahar gibisi yok deyip yazıyı bitiriyorum. Kafanızı kaldırıp havanın o güzelim kapalılığına bakın ve yüzünüz gülsün. 


28 Temmuz 2013 Pazar

Tavuklar neden yumurtladıktan sonra gıdaklar?

Günün sorusu buydu. Ama cevap vermek hiç de kolay değil. Babam bugün; tavukların yumurtladıktan sonra durmaksızın gıdakladıkladıklarını ve diğer tavukların da ona eşlik ettiğini söyledi. Güldüm tabii, ama nedenini bilemedim. Ona internetten araştıracağımı söyledim. Sonuç; gezinen tavuklarda görülen bir durummuş. Tavuk yumurtadan uzaklaşarak gerek hedef şaşırtmak, gerekse varlığının  ispatı olarak gördüğü yumurtayı, ilan etme biçimi olarak kullanıyormuş.
Akla Freud'un da bir tespitini getiriyor bu durum. Bir çocuk için dışkısı; dünyaya verebildiği ve varlığını kanıtlayabildiği tek şeymiş. Bu yüzden ondan ayrılmak istemezmiş. Doğu toplumlarında dışkı üzerinde kurulan baskının çocuğu etkilediği ve var olma nedeninin elinden alındığı, dolayısıyla plastik sanatçıların ve heykeltıraşların yetişmediğini ileri sürüyor. İlginç bir tespit

Not: tavuktan Freud'a bağlamışım yalnız!

16 Temmuz 2013 Salı

Thomas More - Utopia

Tomas More’un dünyaca ünlü, aşağı yukarı 500 yıl önce yazdığı Utopia’sı tesadüfen geçenlerde elime geçti. Sıkıcı bulmayı umduğum bu kitabı; More’un değişik yaşamı sayesinde sürükleyici ve hayranlık uyandırıcı bir hale büründüğünü rahatlıkla söyleye bilirim. Kültür yayınlarından çıkan bu esere;  Mina Urgan’ın (bir dinazorun anılarından da tanıyabileceğiniz)incelemesi ve fikirlerini barındıran, aynı zamanda Platon’un devletinden bile üstün olduğunu anlatmak adına bölüm değerlendirmesi ve karşılaştırmalarına yer verdiği için oldukça aydınlatıcı bir basım olduğunu söyleye bilirim. Bazen bodoslama bir kitabı okumak onu derinlemesine çözmemize olanak vermeye bilir;  bu bir yandan da ona olan objektif bakış açımızı daraltabilir, bu yüzden her zaman okumayı önermem. Biraz okura kalmış bir tercihtir bu.
Hayat hikayesi
 1478 yılında doğan bu adam yargıç olan babası tarafından 14 yaşlarındayken bir pederin yayına eğitim görmesi için bırakılmış. O dönemde yaygın olan ama benim oldukça riskli bir hamle olarak tanımlayacağım bir harekette bulunmuş. Sanırım onun yararına olmuş Latincesini geliştirmiş ve dini öğrenmenin yanında kültürel anlamda da donanımlı biri olmuş çıkmış. Kendinden her zaman din adamı olması beklenen bu adam hiçbir zaman bu hayali gerçekleştirememiş. O dönemin önemli isimleri More’dan övgüyle ve hayranlıkla bahsederken katı katolik tavrını ona hiç yakıştıramamışlar. Ben bu konuda biraz farklı baktım sanırım; çocukluğu bir pederin yanın da geçen bu adamın uzun yıllar perhiz yapıp, zaman zaman kendi vücudunu cezalandırmasına varan tavırları; ondan ilerleyen sayfalarda” kötü bir aile yaşantısı oldu ve zorba bir babaydı” açıklamalarını beklememe sebep oldu. Ama gelin görün ki More’un 4 ya da 5 kızı ve 1 oğlu olmuş ve hepsiyle, iki karısıyla da çok iyi geçinen ve sevilen bir adam olmayı başarmış. Bu arada Erasmus’la da çok yakın arkadaş olmuşlar hatta Erasmus’un onda kaldığı bir gecede Deliliğe Övgüyü yazdığı söyleniyor!
More bir süre babası gibi yargıçlık yapmış. O kadar iyi bir yargıçmış ki şöhreti almış yürümüş. Adil ve dürüst kararlar vermiş, kimseyi kayırmamış.
Esas More’un hayatındaki kilit nokta  8. Henry’e danışmanlık yapmasıyla başlıyor. Anlaşılan Henry bilgiye aç ve öğrenmeyi seven biriymiş. More’u bir an olsun yanından ayırmamış. More o kadar önemli biri olmuş ki ünü İngiltere’yi aşmış, herkes onun ağzından çıkan sözlere önem verir olmuş. Zaman gelmiş Henry papayla ters düşmüş;  tabi burada yine bir kadın meselesi ortaya çıkıyor. Katı Katolik mezhebi boşanmayı uygun görmediğinden papa ile yollarını ayıran Henry; Protestanlığı kurmak ve yengesi Ann Boleyn ile evlenmek bir yandan da halkını ayaklandırmamak için anlayacağınız formaliteden tüm parlementodan ve en önemlisi More’dan icazet almaya kalkıyor. More tabi fena Katolik, bunun yanında boşanmayı kesinlikle tasvip etmiyor. Tabi bu onayı vermeye yanaşmayınca ömrünün son zamanları olan 15 aynı hapiste geçirmesi için tutuklanıyor.
Buradaki ayrıntı herkesin More’un aydın ve düşünür olmasına bu katı Katolik tavrı yakıştıramaması Aslında mesele Katolikliği savunmak değil tabi Henry’nin zorbalıklarına karşı koymak adına onu ölümü götüren tıpkı Sokrates gibi savunduğu şeyden bir an bile vazgeçmemesidir.
Yaşamını uzunca özetledikten sonra More’un Utopia anlayışından biraz söz etmek gerekirse;  yazarken Utopia halkının yaşam tarzından, yeme içmesinden, giyim kuşamından, yönetim biçiminden, savaşa karşı tavrı, hukuku, saat kaçta yatıp kalkacaklarına varıncaya kadar düşünmüş yazmış. Okurken tam bir ütopya dedim doğrusu. Her şeye tamam dedim de uykuya karışılması beni bitirdi! Ancak Utopia’daki güzel  ve enterasan şeylerden biri; altına ve değerli taşlara önem vermediklerini göstermek için tutuklu, mahkum ve köleleri altına boğmakla göstermişler. (More’un da kendisinden inci kolye isteyen karısına bezelyeleri ipe geçirip hediye edişinden gösterişe önem vermediğini söyleyebiliriz.)
Adil bir yönetim ve düzen içinde yönetilen bu yeri Platon’un devletinden ayıran en önemli özellik yönetimde herkesin söz sahibi olabilmesi, devletteki gibi aristokratların kayırılmamış olması. Bu anlayışta belki de Platon’un çok sevdiği hocası Sokrates’in haksız yere idam edilişi yatıyor olabilir tabi. More’un Utopia’sında dikkat çeken en önemli konu; onu yazan  kişinin beklide uğruna ölecek kadar bağlı olduğu Katolikliliğinin Utopia’da rastlanmıyor oluşuydu!!




3 Temmuz 2013 Çarşamba

Uyandığında kendini devcileyin bir böcek olarak buldu.


Kafka’nın 130. Doğum günü bugün. Hakkında çıkan bazı yazıları şöyle bir tararken benimde hakkında söyleyecek bir şeylerim olduğunu fark ettim. 41 yıl ancak yaşayan ve veremden ölen bu adamın kitaplarını okuma şansını; yakın arkadaşı Max Brod’a borçlu olduğumuzu biliyor muydunuz?
Yaşamı boyunca basılan tek kitabı; yani Gregor Samsa karakteriyle tanıdığımız ailesiyle yaşayan ve kendini her gün dönüşen, değişen dev bir böceğe benzeterek yaşamındaki sıkışmışlığı ve aldatılmışlığı işleyen dönüşüm kitabından başkası değildi.
Şato, Amerika, Dava, Babaya mektup; onun en önemli eserleri arasında. Tüm kitaplarında ve kendi yaşam tarzından da anlaşılacağı üzere Prag’da yaşayan Alman asıllı Yahudi bir babadan olan Franz’ın sürekli babasıyla yaşadığı ve yıllar geçtikçe konuşacak tek kelime bulamayan bu adamın, içini Babaya mektupta döktüğünü söyleyebilirim. Tam olarak ailesinde nasıl bir yaşantısı olduğunu kestiremiyorum ama Kafka’da ki baba sorunsalı incelemeye değer. Katı ve kuralcı olan baba altında ezilen, naif ve sessiz bir çocuk olduğunu, duygularını açıklamasına hiç fırsat verilmediğini, bu yüzden yazdığını, ölümüne yakın da gönderdiği mektuplarının dahi, arkadaşı Max tarafından toplanıp yakılmasını istemesinden anlayabiliyoruz.

Özetlemek gerekirse yaşamını acı içinde sürdüren ve birlikte olduğu kadınları bir türlü ailesine (aslında babasına) beğendiremeyen, sürekli zayıf ve çelimsiz bu adam için bu gün; 130 yıl sonra iyi ki doğdun ve yazdın diyebilmek tuhaf ve bencilce insanoğlu için. Onun acılarından beslenerek yazılan yazılar ya da ilham verdiği yazarlar içinse bir ironi.

27 Haziran 2013 Perşembe

Bir şeyler okudum!


Edebiyat Haber'in sitesinde dolaşırken dikkatimi çeken bir konudan bahsetmek isterim. Linkten de takip edebileceğiniz gibi filmsebekesi.com üzerinden  Drama İstanbul Film Atölyesi' nin hazırladığı, küçük bütçeli ya da gişede çok kişiye hitap edememiş yapımları bu sitede bulabilirsiniz. Anladığım kadarıyla henüz yeni olan bu çalışma gezi parkı olaylarıyla da yakından şahit olduğumuz Y kuşağına; kısaca internet ve sosyal medya kullanıcılarına küçük bütçelerle ulaşmak için buldukları ilginç bir yol. Yerli yapımları izlemek için oldukça güzel bir fikir. 4,99 TL gibi bir fiyata filmi yasal yollardan izleyebiliyorsunuz. Şu anda Saklı Hayatlar filmi sitede izleyicilere açık. Cep telefonunuzdan yapacağınız ödeme sayesinde anında izleyebilirsiniz ki site oldukça basit bir şekilde nasıl yapılacağını anlatmış. Aynı zamanda ödediğiniz bu paraların filmi üretenlerin bir sonraki projelerine katkı sağlayacağını bilmek de güzel şey.

                                 

17 Haziran 2013 Pazartesi

Patrick Süskind -Güvercin-

"İnsan bir büyükşehirde sıçmak için bile olsa arkasından bir kapıyı kapatamıyorsa, bu isterse ortak bir tuvaletin kapısı olsundu, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdir"  demişti Patrick Süskind güvercin adlı öyküsünün ortalarında.

Alelade bir yaşam tarzı olan Jonathan'ın on yıllar sonra hayatını, yaşam tarzını, işini ve geleceğini sorgulamasına neden olan bir güvercinle karşılaşmasının öyküsünü; Jonathan'ın öykü içindeki gelgitlerini, debelenmesini, okuyana "artık yeter" dedirten cinsten çileden çıkarmayı başarmasını kıskanmadım desem yalan olur.

Baş karakterle beraber hayatımızı, sıkıcı ve tek düze işimizi, yaşam amacımızı biraz sinirlerimizi yıpratarak anlatan yazarın bu hikayesi okunmaya değer.

6 Haziran 2013 Perşembe

Taksim Gezi Direnişinden

31 Mayıs' ta başlayan ve dalga dalga tüm ülkeye yayılan protestoları anlatan bir yazı yazmakta internete giremediğim için geç kaldığımı biliyorum. Geç oldu ama direnişi anlatan bir dolu fotoğrafla yazıyorum bu yazıyı.
Taksim'de ki gezi parkında bulunan ağaçları korumakla başlayan ve bir grup göstericinin çadırını yakıp, gaz bombası atılmasıyla bir anda benim bile bu nesilden bir şey olmaz dediğim gençlik; duruma sahip çıkıp, olayların göbeğinde yer almaktan günlerdir vazgeçmedi. Hemen hafta sonu arkadaşlarımla bende Taksimdeydim. Akaretler'de ki olayların göbeğinde değildim ama televizyon başında (tabii bu arada Ulusal Kanal ve Halk tv den bahsediyorum) aklım hep oradaydı. Ne acıdır ki en bilindik kanallar bu haberleri vermedikleri gibi insanlara dalga geçer gibi penguen ve diktatör hitler belgeselleri yayınladılar. 'Orantısız güç' demeyeceğim bildiğin kafaya nişan alıp gaz bombaları atan polisler, Tayyip'in milleti kışkırtan açıklamaları, ölen ve ağır yaralanan insanlar ben dahil gazdan etkilenenler sebebiyle bugün bile bu direniş sürmekte. Çevremde kimsenin beklemediği 'bu insanlara müstahak' dediğimiz yolsuzluklar, haksızlıkların bir patlamasını izliyoruz, yaşıyoruz demek ki hala ümit var bir şeyler değişebilir. İki ağaç meselesinden çıkan mevzu AKM'nin yıkılmak istenmesi, Beşiktaş'ta halkın malı olan iskelenin ve yolun satışının, içki yasağının, hapiste suçsuz yere yatan insanları özetle işsizlikten tutun da satılan devlet mallarının, hukukun ve yargının tükenişinin geri kazanılması olarakta yorumlaya biliriz bu ayaklanmayı. Diren Taksim yayındayız!!






6 Mayıs 2013 Pazartesi

Bloggerlar Hayal Kahvesinde

                Evet bloggerler Balköpüğü blogger ile Hayal Kahvesindeydi.


Mükemmel manzarası ve canayakın bloggerlarıyla süper bir kahvaltı eşliğinde çılgın fotoğraflar orataya çıktı

Kahvaltı hazırlığı ve...

       Balköpüğünün tatlı şekerleme köşesi ilgi çekmeyecek gibi değildi doğrusu
 Çocuklara mucizeler'den tanıdığımız Pelin'in hazırladığı köşede bloggerlar kendini kaybetti resmen :)


Ve  çılgın resimler ortaya çıktı



 

Masalardan görüntüler



Tüm bloggerlar burada  

yapılan çekilişle Cosmopolitan Havası'na çıkan yastıklar görenleri kıskandırdı :)

 
 Son olarak herkese özel hazırlanan çantadan çıkan küçük hediyeler bir yana bloğuma özel defter beni çok sevindirdi :)



26 Nisan 2013 Cuma

Noter



- Ahmet olum bak buraya!

Tavana asılı 35 ekran televizyonda ne hayatlar izleniyordu bizim çay ocağında. Her zaman kaynayan 5 demlik ve kazan sesi kulağımın arkasında dış ses olmaktan çıkmış, günlük koşturmacanın arasında da benimle her yerdeydi. Babam beni buraya yazın çalışayım diye vermiş, okullar açılınca dersten sonrada devam eder olmuştum. Yazın sıcağında artık bilmem kaç saate varan mesaiyi kovalamaktan vazgeçmiş, her öğen yayınlanan pembe dizi var bir tane ona dalıp dururdum, usta peşi sıra ses ederdi;

- Ahmet olum bak buraya!
- geldim usta!
- kat 5'e çek bakalım

Katlar öyle fazlaydı ki bu handa, kaç kat çıkacağımı bilsem önceden başka yere girerdim. Aslında faydasını gördüm sonra, okul başlayınca okulun en sağlam koşucusu ilan edildim. Neyse 5. kata ilk zamanlar elimde 30 çayı tepsiyle taşırken verdiğim zayiattan yevmiyeler kuşa dönerdi, ama sağ olsun bizim usta kıyamaz; yemek ısmarlar, bir şey yapar, aramızı bozmaz beni kinle doldurmazdı.

- eveeet! buyur Aysel abla, Orhan abi… Falan filan

 Her katta başka başka işler ve insanlar, hızlıca dağıtır dönerdim ocağa. Çay kaynatmayı gösterirdi usta; öyle at çayı, koy suyu değilmiş meğer; işin püf noktasını neyini öğretirdi ilk zamanlar. Bizim evde televizyon yoktu. Baktı kafamı kaldıramıyorum ecnebi dizilerden genç dedi herhal ondan ses etmedi, ya o da meraklıydı evde kadın gibi izlemek olmasın diye dükkanda açardı.

Biz girişin altındaydık hanın, yanda esnaflar vardı ama asıl dizi; bizim handaydı, kat 1 Tuncer ağabeyler; alım satım yaparlardı, arada da vergi kaçırır, rakam kaydırırlardı. Köstekli parlak saatlerini koydukları ceketle, cepkenle tam takım gelinir, ayakkabılar parlak olur, bıyık iki yana özenle taranırdı, diğer adamın ismini hatırlamıyorum ama o da kel bi adamdı; yandaki saçlarını uzatıp öbür uca yapıştırması tuhafıma gitmişti ilkin. Bir akşam dışarısı nasıl rüzgar; handan çıktı o saçlar bir savrul sen, uzun ince seyrek saçlar bir tarafta sallanıyor, öbür yana aceleyle kapatmaya çalışmış hana geri dönmüştü. O zaman kel olmak acayip zor gibi gelmişti gözüme.
Kat 2 muhasebe Engin bey; kuruş bahşiş vermez, aklı çıkar ödü kopardı parası kalacak diye bizde.
Kat 3 boştu yıllardır.
Kat 4 avukat Nurettin abi; babacan haktan hukuktan bahseden bi abimizdi. Sık sık parası olmadığını söyleyen gariban insanlar gelir yardım ister, gözlüğünü önüne koyar, tamam derdi. Az mı çay ısmarladım ona! Acırdım bazen, o zaman avukat olunmaz demiştim, ben de insanları kıramaz sonra handa yatmak zorunda kalırdım maazallah Nurettin abi gibi.
Kat 5; noter. Beyoğlu’nun en işlek noteri; mübarek herkesler oraya gelir, hanın kapısı açıktır daima, hiç boş kalmaz anlayacağınız.

Babama ben demiştim bir yere girip çalışsam okul harçlığım çıkar diye, aldı beni buraya geldi. 'Avukatı tanırız temiz bi abimiz' diye tanıttı bana, 'gerekirse kollar seni. Hem handa bahşiş fazla olur' Meğerse bizim komşu, fabrikada yaralandığında beş parası yokken o açmış davasını da kazanmış.
Bahşişe gelince; aslında fazlaydı da ama sinema olsun, yeme içme.. Yedik neredeyse arkadaşlarla parayı bitti. Neyse memnundum halimden en çokta noterdeki Meliha abla dikkatimi çekmişti ilk geldiğimde;

-nereye düştün lan sen demişti mahalledeki Hasan.
-ne bileyim dedim kendi kendime

Her sabah 8:30 dedi mi noter açılınca bir sürü kuyruk olur; itiş kakışla beklerken bizimkiler çay içmeden iş yapamazlar, arada kahvaltılıklar açılır, Meliha abla bir sigara yakar çayı almadan, hep aynı sahne. Noterin büyüteçli gözüken saatine bakarım 8:30-31 çayın en iyisini alır şöyle bir süzer sonrada korum masaya, bırakmamla cigarayı ateşlemesi arasındaki saniyelik oran 5 ay olsun şaşmadı, aynı anda beni süzerdi işte. Uzun kırmızı tırnaklarıyla rujlu dudağına götürdüğü sigara filtresi aynı renk oluverir. Ne demeğe sabah sabah sürmüş! der insan bu kadara ne gerek var. işte bu bakışma ve süzme öyle uzun gelir ki bana, sanki dakikalarca onu seyretmişim gibi, aheste ama temkinli iş yaptığını öğlen ve akşam çaylarında tatbik eder, sıkıca topladığı lüleli atkuyruğunu akşamdan bigudilemesi gelirdi gözümün önüne, acaba o dizilerdeki gibi yeşil maskeyle mi yatardı bilemezdim. Karşısında hayallere dalarken yandan Aysel ablaların kıkırdaması kulağıma çalınır ama oralı olmaz, kafamı eğer, kaşımı çatar;

- evvet ablalar abiler!!! deyip bir turlar, inerdim aşağıya. 5 kat boş al, getir götür, notere özel misafir de geldiği olurdu, günde bazen 15'i geçerdi ziyaretler.
Anasını koluna almış kalıpsızlar mı istersin evi üstelerine yapsın diye, yoksa malını yeni alanı, satanı mı, çaresizi, tedirgini, türlü türlü tip gelirdi. Beni de şaşırtır, yardım etsen hırsız, etmesen ukala sanırlardı. Belki Meliha abla olmasa tüm yaz çalışıp bir de üstüne okul zamanı devam edemezdim, 5 kat başka türlü çekilir miydi?
Notere girince kalbimi heyecan kaplardı görmesem bile mutlu olurdum.

Üzerinden yıllar geçti ama notere girmek bende aynı etkiyi yaratıyormuş, yeni fark ettim. Büyüdüm. 
Saat 8:30 civarı bir çaycı çocuk geliyor içeri, elimde sıra numaram, garip bir sevinç ve heyecan duyuyorum. Sanki köşeden Meliha abla gözlerini devirip bir cigara yakacak yine, kırmızı uzun tırnaklarını göreceğim ruja bulanmış filtreyi tutan parmaklarında.

11 Nisan 2013 Perşembe

Chinese Foot Binding

'Çin'de ayak bağlama' adıyla tabir edilen bu küçük ayak fantazisine tesadüfen rastladım.Baktım, inceledim kafamı eğdim, büktüm, iğrenmeyle karışık bir hissiyat oluştu tabii sizde muhtemelen resimlere bakarken küfür edeceksiniz benim gibi.




Aşağıda gördüğünüz şekilden de anlaşılacağı üzere ayak tuhaf bir hal alıyor.Peki neden böyle bir gelenek Çin'de 1000 yıl hüküm sürmüş?
 Yanda ki resimde görüleceği üzere yersiz bir ufaklığa sahip bu ayakkabının içine girebilmek 10. yüzyılda kadınlar için koca bulmanın ve statü kazanmanın yegane sebebiymiş. Yürüme işlevini yitiren ayaklarıyla önce babasına, sonra kocasına ve oğluna bağlı bir hayat sürdürmek zorunda bırakılan bu kadınların, daha çocuk yaşta kırılan parmakları bir daha açılmayacak şekilde bezlerle bağlanır ve büyümesi engellenirmiş. Tabii baş parmak hariç diğer parmakların da ayağın taban kısmıyla nasıl birleştiği açıkça görülüyor.




9 Nisan 2013 Salı

Giysi Takası



6 Nisan Cumartesi günü Tophane'de daha önce hiç duymadığım bir etkinliğe katıldım ve gördüklerimi, deneyimlerimi paylaşayım dedim. Oldukça faydalı bulduğum bu etkinlik; işe yaramayan, küçülmüş ya da artık kullanmaktan sıkıldığınız kıyafet, takı, ayakkabı gibi eşyaları götürdüğünüz ve karşılığında benzer eşyalarla hiç para vermeden çıktığınız bir mekan. 



   1. Yıl partisine denk geldiğim Mixer’de kim kime dum duma bir ortam vardı. Hiç tedirgin olmadan girip hemen alışverişinize başlayabilirsiniz. Bende elbette bunun için birkaç parça kullanılabilecek eşya götürdüm.



Kadın, erkek, her yaştan insanın karıştır- bul mantığıyla takıldığı bu sakin ve samimi ortamda girişte aldığınız kuponlarla para vermeden kokteylinizi bile yudumlayabilir, alışverişe ara verebilirsiniz. 





                                               
                                        Kimi askıda, kimi tezgahta..





        Mekana giderken acaba bir Dolce Gabbana bulur muyuz dedik içimize doğmuş :)


Aslında bir sanat galerisi olan bu mekanın diğer bir kısmında devam eden atölye çalışmalarına da katılabiliyor veya sergiyi gezebiliyorsunuz.







Son olarak; "bir şey bulamadım artık gidelim elimizdeki kuponları da iade edelim" derken ne göreyim?



Kalan eşyaların ihtiyaç sahiplerine verildiği bu etkinliği takip edip yeni insanlarla tanışmak, ya da takılmak için bulunmaz bir yer.

  • fotoğraflar ben denize ait

4 Nisan 2013 Perşembe

Trençkot



    Dik yakalı uzun ve klas bir trençkotum vardı. Uzun ve kemikli bacaklarıma dolanan cinsten. Yakamı diker, büyük yuvarlak gözlerimi hafif kısar, ağzımdaki sigaradan kesik kesik nefesler alarak yürürdüm tüm gün kaldırımlarda. Bazen dükkânlara da daldığım olurdu. Isınmak için tabii. Dümdüz adeta pırasa gibi saçlarım vardı. Uzatır, arkaya tarar, rüzgâra karşı yürürdüm bozulmasın diye. Uzun ve ince kollarımın sonu delik cebimde biterdi. Hep soğuktu buralar. Bazen güneş hafiften kendini gösterirdi. O zaman çimlere yatardım ama trençkotumu hiç çıkarmazdım üstümden.
    Bir işim ve uğraşım yoktu, kendimi gösterebileceğim bir yeteneğim de. Sadece sigara ve acıktıkça biraz para yeterdi. Arada bulaşıklarını yıkadığım; annemin teyzesinin pansiyonunun ardiyesindeki yatakta yatardım. Ama o zaman bile trençkotumu çıkarmazdım. Yakası yıpranmasın diye yatarken havlu takardım; zaten yattığım gibi kalkardım. Saçlarım bozulursa da kırık küçük aynada yandan bakar, hafif nemli elimle arkaya doğru şekil verirdim. Kaşlarım uzun ve gür olduğundan onları da elimde kalan son su damlasıyla –memlekette susuzluk ve kıtlık olduğundan- ıslatır ve üstümün tozunu elimin tersiyle siler, yine sokaklara düşerdim. Ağzımda hep yanan bir sigara olur, beni tanıyanlar tam bitmesine yakın yenisini ben istemeden koyarlardı. Herkes benim yakışıklı jönlere benzediğimi söyler, ne zaman bir film teklifi alacağımla ya da çoktan aldığım bir role aylardır hazırlandığımı söyleyerek kendilerince gır gır geçerlerdi. Aslında öyle bir niyetim ve kabiliyetim olmadığını bilirdim ama onlara anlatacak sabrı bulamazdım kendimde. Fazla durmaz ortamı terk eder, yolları arşınlamaya devam ederdim. Gözüm hep yerde olurdu. Uzun boyum bu meşakkatli mesleğe tersti. Bu yüzden daha yıllar önce kambur olmuştum boynum artık durdurulamaz şekilde öne doğru gidiyordu. Öyle ya! Her mesleğin bir bedeli vardı. Hem de benim mesleğim öyle milletin ağız kokusunu çektiren cinsten değil; patronu, karışanı görüşeni yoktu. Tek bendim.
    Arada yollarda gezmekten bitap düşünce kaldırıma oturur etrafı gözlerimin önünde tüten dumanın arasından izlerdim. Yine öyle bir gün karşı kaldırımda oldukça kısa boylu ve üstü pejmürde tepesi saçsız, gözaltları belki uykusuz kalmaktan torba torba olmuş, ellerini sürekli ovalayan benim gibi bir yolsuz gördüm. Aksi yönden gelen insanlara sağlı sollu çarpışını izledim bir müddet. Sonra gözüm güneşin yansımasıyla yerdeki parıltıya takıldı, refleks işte! Hemen yerimden zıpladım, iki adımda karşı kaldırımdaydım, tam yere uzanmıştım ki sırtıma bir çuval yaslandı sanki yavaşça. Ellerimin arasında parıltısını kaybeden ve delik cebimin içinden astarına bıraktığım bugünlük ganimetime yoksa biri daha mı talipti?  Leş kokusu ve homurtulu nefesiyle, uzaktan oldukça yaşlı olduğunu sandığım bu adamın ağzı istemeden burnumun içine girmiş, bir yastık kadar yumuşak olan etinin içine kemiksi ve soğuk parmaklarım gömülmüş, ağırlığını üstümden atmak için mücadele ederken canını yakmıştım. Canı çıkar gibi küçük iniltileri bana öyle dokunmuştu ki, zaten ganimetime göz dikecek halde olmadığını kendime defalarca tekrar etmiştim. Yoksa iş değişirdi.
    Vücudunu kaldırıma taşırken ben; etraftan renk renk, pırıl pırıl pabuçlar hızlarından bir şey kaybetmeden geçiyorlardı.  Öyle ki; kimisi sanki benden bile uzundu. Eski trençkotum gibi ayaklarına dolandık. Trençkotum demişken o da bu muharebede oldukça yara almış, ceplerimden birinin kenarı sökülmüş, bu berbat herifin kirli elleri yakama yapışmış haldeyken ikinci darbeyi gördüğüm parmak isleriyle almıştım. Şimdi sıra onun aldığı zarara bakmaya gelmişti, dönüp yüzünü incelediğimde aslından benden genç olduğunu fark etmem geç olmadı. Bana mırıldanarak anlamsız bir şeyler geveledi ve kalkmaya çalıştı. Ama nefesinin de açıkça söylediği gibi açlıktan berbat haldeydi. Saçlarımı geriye attım düzeltim, trençkotumun etekliğine birkaç kez vurup, yeni bir sigara yakıp, kafamı gökyüzüne kaldırdım. O sırada ne kadar uzun zamandan beri kafamı kaldırmadığımı; boynumdaki ters yöne yapılmaktan kaynaklı olduğunu düşündüğüm şiddetli bir ağrı ile fark ettim. Onu öyle bırakamazdım. Konuşturmaya çalıştım. Olmadı.
    Mırıltılar; onu omuzlamaya çalışınca şiddetlendi ve itişmeye başladık. Karşıdan gelen insanların yüzleri öylesine acınası ve kibirli, kimisinin çaresiz gözüküyordu ki birbirlerinden farkları yoktu. Onu omzundan itip koluna girdim, az ilerideki büfenin önüne getirip sandalyeye oturttum. Her zaman sandviç istediğim garsona bir işaret çaktım ve biraz yiyecek getirmesini istedim. Halkalar arasında kaybolmuş küçük gözleriyle beni süzdü ve mırıldandı yalnızlıktan konuşmayı unuttuğunu ve bu yüzden mırıldandığını düşünmeye başladığım bu adamı inceliyor, bir yandan da kimseye çaktırmadan trençkotumun yırtık cebinden uzanan elimle astarın dibine ulaşmaya çalışıyordum. En sonunda kaptığım o 5’liği bulmayı başarıp masanın üstüne çıkardım. Gelen çırağa uzattığım sırada 5’likten yansıyan güneşle birlikte; gözümüzü alan ve muhtemelen bankadan yeni çıkan bu fıstığa doğru bir hamle gelmesi gecikmedi. Demin o gözlerini zor gördüğüm ihtiyar simsiyah olmuş derisini, artık doğal yapısını kaybetmiş o uzun tırnaklarını masaya sürerek bozukluğu kendine çekmeye başladı. Şaşkın baktığım adamın elini çevik bir hamle ile tutup atınca; aslında onunda bu parıltıya talip olduğunu anladım.  Yemeği bırakan garson ‘ben sonra gelirim’ deyip çekildi. Ağzıma tekrar bir sigara koyup, bozukluğu elimin üstünde döndürmeye başladım. Sanki küçük bir altını elimde çeviriyormuşum gibi gözlerini bana diken ihtiyar, bir yandan da yemeğe gömülmüş nefessiz yiyordu. Uzun burnu tüm yemeğe girmişti ama onu bile ziyan etmemek için uzun dilini çıkarıp kedi gibi yalanıyordu.  

15 Mart 2013 Cuma

Aşk en güzel bahanesi midir şiirin?


Kelebeğin Rüyası
    Gitmezsek olmazdı. Sonuçta ben; evet ne Muzaffer Tayyip Uslu’ yu, ne de Rüştü Onur’u bilirdim. Hatta pek az şiir adamı bilirim, ama her şeyden evvel Behçet Necatigil’dir benim şiiri sevme sebebim. Film gösterime gireli epey oldu, neredeyse gidecekti. Yakaladım. Tabii gitmeden merak ettim yazıları yorumları, şairleri, şiirleri araştırdım oldukça fazla bilgi edindim. Tabii bir yandan oyunculuklardan tutun da, senaryoya dair gereğinden fazla bilgi karmaşası oluştu kafamda. O zamanda baktım objektifliğimi yitirdim yitireceğim kendimi zorladım, sadece izledim. 
     Evet Muzaffer Tayyip karakterinin hal ve gidişatını biraz abartılmış bulsam da oyunculuğuyla Kıvaç oldukça başarılı şekilde altından kalkmış. Sanılanın aksine Suzan karakterine Belçim; bence hoppa ve yüzeysel kız izlenimini gayet iyi vermiş. Vakur bir Behçet Necatigil’in yanında Rüştü Onur’a yani Mert’e gelirsek izlemesi benim için ayrı bir keyifti.
Ve tüm bunlar görüntünün mükemmeliyeti, sade bir o kadar acı bir konu oluşu… Her şey her şey bir yana hemen her dakika söylenen o güzel ve anlamlı sözler, dizeler.  Onları tekrar duymak için bile yeniden gidebilirim.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Koton ve Barış Manço



   Ve bir öğle tatilinde gezerken profilonun kasvetli katlarında, zaman öldürmek için bir mağazaya girmek ve bir şey almak şöyle dursun gözlerim görmek bile istemiyordu bu koşturmacayı. İşte o sırada sıkıntıdan patlarken kotonun önünden geçiyordum ki yüksek sesli bir anons ' Barış Manço koleksiyonumuzu gördünüz mü? 'sorusunu yöneltince -tam da o dönemde Barş Manço' nun şarkılarını dinliyor hatta ingilizce bazı şarkıları keşfediyordum, denk geldi- 'Hayırdır' dedim daldım kotona. Daha evvel Türkan Şoray'lı versiyonun görüp fikri beğenmiştim zaten ama Kotona girince art arda çalan Barış Manço şarkıları ile gayriihtiyari kendimi bir şeylere bakarken buldum ve incelemeye koyuldum. Ancak koleksiyonun oldukça zayıf ve kış kıyamette giyilmeyecek cinsten ince olduğunu şarkılar bitip de başka parçalara geçince fark ettim, ama o esnada alsam alırdım sanırım. Fikir güzel olmakla beraber keşke o bayıldığım Barş Manço takılarına bolca yer verseler; bir sweatshirt efendime söyleyeyim bir kazak koyuverselermiş alırdım.

19 Şubat 2013 Salı

Naked Brand!

Adından da anlaşılacağı üzere Markalar Çırılçıplak!

Halkla İlişkiler bölümüne girip 3. sınıfa gelince dedim ki reklamı seçmelisin deniz! Daha yaratıcı ve zevkli gelen bu bölümde okuduğum ve incelediğim kampanyalar sonrasında kendi idealizmimi yansıtan bir reklamcılığın yapılamayacağını; yani konuyu biraz açmak gerekirse 'savunmadığım ya da asla kullanmayacağım, tüketmeyeceğim hizmetleri satamayacağımı anladım. Ümitsizliğe düştüm. Sanki benim gibi düşünen biri yokmuş gibi gelmişti ta ki Media Cat Şubat sayısının bu konuya ayrılmış, hatta  kapak konusu olmuş geçen yıl Advertising Week'te Questus reklam ajansı tarafından hazırlanan bir belgeseli izleyip, Alex Bogusky'ın 'Fearless Revolution (korkusuz devrim) hareketini başlattığını okuyana kadar. Markaların şeffaflığı ve her açıdan tüketicisine karşı açık olması gerekliliği üzerinde duruyor bu belgesel ve yazı.






Patagonia Jacket


Patagonia ceket markasının yaptığı bu çalışma oradan biraz riskli gibi dursa da uzun vadede marka; samimi ve ilgi çekici hale geliyor. Bu sadece küçük bir örnek .

Belgesele aşağıda ulaşabilir sizde bu harekete bir tüketici olarak destek verebilirsiniz.Ne aldığımızı, neden aldığımızı ya da neden almadığımızı bilelim.

http://www.youtube.com/watch?v=zL4XRSKfv6I

20 Ocak 2013 Pazar

Pet Sematary

Stephen King'in Hayvan Mezalığı orijinal adıyla Pet Sematary romanından uyarlama 1989 yapımı filme akşam tesdüfen rastladım. İtiraf ediyorum uzun zamandan sonra beni korkutmayı başaran ender filmlerden biriydi. Sanırım bunda gecenin bir yarısı yalnız izlemenin de etkisi yok değil.

 Daha önce izlediğimden; son sürat geçen uzun tırlar ve küçük bir çocuk hatırlıyorum. Sanırım sıkılmıştım ya da klasik bir film gelmişti. Aslında ucuz numaraların da olduğu bir film bile sayılabilir ama beni etkileyen şey bir evebeynin çocuğu için her şeyi yapmayı göze alabilmesi oldu.
Ölümün ne olduğu ve bu fikre nasıl alışılacağını kızına anlatmaya çalışan Dr. Louis yaptıklarıyla ölüm fikrine alışmak ve kabullenmenin insanın yaşı ne olursa olsun değişmediğini bize tekrar tekrar kanıtlıyor. Filmin sonlarına doğru artık yeter akıllanmadın mı? sorusu çıkıyor ki ağızımdam  bunu da insanların çağresizliğine veriyorum. İzlenmesi gereken ve IMDB'nin puanından (6.4) biraz daha fazlasını hak ettiğini düşündüğüm bir film & kitap.

18 Ocak 2013 Cuma

Uyku Günceleri-1

"Tarih denen arabaya hayvanca konulmuş savaşı ve ölümü bekleyen bir varlık" demiş Satre insan için. İtiş kakış gidiyoruz koyun gibi. Arabadan atlama cesaretini gösterip yolda yaşanacak maceralara herkes hazır değil, bu yüzden yapamıyoruz en fazla etrafı izleyebiliyoruz. Düşerken alacağımız yaralardan ve yaşanabilecek acılardan korkup kasada gidiyoruz bizi götürdükleri yere.
   Biraz daha yazmak istiyorum her seferinde uyku sinsice yaklaşıyor ve ele geçiriyor her akşam erkenden süzülüyor göz kapaklarımdan içeri.