Pages

26 Nisan 2013 Cuma

Noter



- Ahmet olum bak buraya!

Tavana asılı 35 ekran televizyonda ne hayatlar izleniyordu bizim çay ocağında. Her zaman kaynayan 5 demlik ve kazan sesi kulağımın arkasında dış ses olmaktan çıkmış, günlük koşturmacanın arasında da benimle her yerdeydi. Babam beni buraya yazın çalışayım diye vermiş, okullar açılınca dersten sonrada devam eder olmuştum. Yazın sıcağında artık bilmem kaç saate varan mesaiyi kovalamaktan vazgeçmiş, her öğen yayınlanan pembe dizi var bir tane ona dalıp dururdum, usta peşi sıra ses ederdi;

- Ahmet olum bak buraya!
- geldim usta!
- kat 5'e çek bakalım

Katlar öyle fazlaydı ki bu handa, kaç kat çıkacağımı bilsem önceden başka yere girerdim. Aslında faydasını gördüm sonra, okul başlayınca okulun en sağlam koşucusu ilan edildim. Neyse 5. kata ilk zamanlar elimde 30 çayı tepsiyle taşırken verdiğim zayiattan yevmiyeler kuşa dönerdi, ama sağ olsun bizim usta kıyamaz; yemek ısmarlar, bir şey yapar, aramızı bozmaz beni kinle doldurmazdı.

- eveeet! buyur Aysel abla, Orhan abi… Falan filan

 Her katta başka başka işler ve insanlar, hızlıca dağıtır dönerdim ocağa. Çay kaynatmayı gösterirdi usta; öyle at çayı, koy suyu değilmiş meğer; işin püf noktasını neyini öğretirdi ilk zamanlar. Bizim evde televizyon yoktu. Baktı kafamı kaldıramıyorum ecnebi dizilerden genç dedi herhal ondan ses etmedi, ya o da meraklıydı evde kadın gibi izlemek olmasın diye dükkanda açardı.

Biz girişin altındaydık hanın, yanda esnaflar vardı ama asıl dizi; bizim handaydı, kat 1 Tuncer ağabeyler; alım satım yaparlardı, arada da vergi kaçırır, rakam kaydırırlardı. Köstekli parlak saatlerini koydukları ceketle, cepkenle tam takım gelinir, ayakkabılar parlak olur, bıyık iki yana özenle taranırdı, diğer adamın ismini hatırlamıyorum ama o da kel bi adamdı; yandaki saçlarını uzatıp öbür uca yapıştırması tuhafıma gitmişti ilkin. Bir akşam dışarısı nasıl rüzgar; handan çıktı o saçlar bir savrul sen, uzun ince seyrek saçlar bir tarafta sallanıyor, öbür yana aceleyle kapatmaya çalışmış hana geri dönmüştü. O zaman kel olmak acayip zor gibi gelmişti gözüme.
Kat 2 muhasebe Engin bey; kuruş bahşiş vermez, aklı çıkar ödü kopardı parası kalacak diye bizde.
Kat 3 boştu yıllardır.
Kat 4 avukat Nurettin abi; babacan haktan hukuktan bahseden bi abimizdi. Sık sık parası olmadığını söyleyen gariban insanlar gelir yardım ister, gözlüğünü önüne koyar, tamam derdi. Az mı çay ısmarladım ona! Acırdım bazen, o zaman avukat olunmaz demiştim, ben de insanları kıramaz sonra handa yatmak zorunda kalırdım maazallah Nurettin abi gibi.
Kat 5; noter. Beyoğlu’nun en işlek noteri; mübarek herkesler oraya gelir, hanın kapısı açıktır daima, hiç boş kalmaz anlayacağınız.

Babama ben demiştim bir yere girip çalışsam okul harçlığım çıkar diye, aldı beni buraya geldi. 'Avukatı tanırız temiz bi abimiz' diye tanıttı bana, 'gerekirse kollar seni. Hem handa bahşiş fazla olur' Meğerse bizim komşu, fabrikada yaralandığında beş parası yokken o açmış davasını da kazanmış.
Bahşişe gelince; aslında fazlaydı da ama sinema olsun, yeme içme.. Yedik neredeyse arkadaşlarla parayı bitti. Neyse memnundum halimden en çokta noterdeki Meliha abla dikkatimi çekmişti ilk geldiğimde;

-nereye düştün lan sen demişti mahalledeki Hasan.
-ne bileyim dedim kendi kendime

Her sabah 8:30 dedi mi noter açılınca bir sürü kuyruk olur; itiş kakışla beklerken bizimkiler çay içmeden iş yapamazlar, arada kahvaltılıklar açılır, Meliha abla bir sigara yakar çayı almadan, hep aynı sahne. Noterin büyüteçli gözüken saatine bakarım 8:30-31 çayın en iyisini alır şöyle bir süzer sonrada korum masaya, bırakmamla cigarayı ateşlemesi arasındaki saniyelik oran 5 ay olsun şaşmadı, aynı anda beni süzerdi işte. Uzun kırmızı tırnaklarıyla rujlu dudağına götürdüğü sigara filtresi aynı renk oluverir. Ne demeğe sabah sabah sürmüş! der insan bu kadara ne gerek var. işte bu bakışma ve süzme öyle uzun gelir ki bana, sanki dakikalarca onu seyretmişim gibi, aheste ama temkinli iş yaptığını öğlen ve akşam çaylarında tatbik eder, sıkıca topladığı lüleli atkuyruğunu akşamdan bigudilemesi gelirdi gözümün önüne, acaba o dizilerdeki gibi yeşil maskeyle mi yatardı bilemezdim. Karşısında hayallere dalarken yandan Aysel ablaların kıkırdaması kulağıma çalınır ama oralı olmaz, kafamı eğer, kaşımı çatar;

- evvet ablalar abiler!!! deyip bir turlar, inerdim aşağıya. 5 kat boş al, getir götür, notere özel misafir de geldiği olurdu, günde bazen 15'i geçerdi ziyaretler.
Anasını koluna almış kalıpsızlar mı istersin evi üstelerine yapsın diye, yoksa malını yeni alanı, satanı mı, çaresizi, tedirgini, türlü türlü tip gelirdi. Beni de şaşırtır, yardım etsen hırsız, etmesen ukala sanırlardı. Belki Meliha abla olmasa tüm yaz çalışıp bir de üstüne okul zamanı devam edemezdim, 5 kat başka türlü çekilir miydi?
Notere girince kalbimi heyecan kaplardı görmesem bile mutlu olurdum.

Üzerinden yıllar geçti ama notere girmek bende aynı etkiyi yaratıyormuş, yeni fark ettim. Büyüdüm. 
Saat 8:30 civarı bir çaycı çocuk geliyor içeri, elimde sıra numaram, garip bir sevinç ve heyecan duyuyorum. Sanki köşeden Meliha abla gözlerini devirip bir cigara yakacak yine, kırmızı uzun tırnaklarını göreceğim ruja bulanmış filtreyi tutan parmaklarında.

11 Nisan 2013 Perşembe

Chinese Foot Binding

'Çin'de ayak bağlama' adıyla tabir edilen bu küçük ayak fantazisine tesadüfen rastladım.Baktım, inceledim kafamı eğdim, büktüm, iğrenmeyle karışık bir hissiyat oluştu tabii sizde muhtemelen resimlere bakarken küfür edeceksiniz benim gibi.




Aşağıda gördüğünüz şekilden de anlaşılacağı üzere ayak tuhaf bir hal alıyor.Peki neden böyle bir gelenek Çin'de 1000 yıl hüküm sürmüş?
 Yanda ki resimde görüleceği üzere yersiz bir ufaklığa sahip bu ayakkabının içine girebilmek 10. yüzyılda kadınlar için koca bulmanın ve statü kazanmanın yegane sebebiymiş. Yürüme işlevini yitiren ayaklarıyla önce babasına, sonra kocasına ve oğluna bağlı bir hayat sürdürmek zorunda bırakılan bu kadınların, daha çocuk yaşta kırılan parmakları bir daha açılmayacak şekilde bezlerle bağlanır ve büyümesi engellenirmiş. Tabii baş parmak hariç diğer parmakların da ayağın taban kısmıyla nasıl birleştiği açıkça görülüyor.




9 Nisan 2013 Salı

Giysi Takası



6 Nisan Cumartesi günü Tophane'de daha önce hiç duymadığım bir etkinliğe katıldım ve gördüklerimi, deneyimlerimi paylaşayım dedim. Oldukça faydalı bulduğum bu etkinlik; işe yaramayan, küçülmüş ya da artık kullanmaktan sıkıldığınız kıyafet, takı, ayakkabı gibi eşyaları götürdüğünüz ve karşılığında benzer eşyalarla hiç para vermeden çıktığınız bir mekan. 



   1. Yıl partisine denk geldiğim Mixer’de kim kime dum duma bir ortam vardı. Hiç tedirgin olmadan girip hemen alışverişinize başlayabilirsiniz. Bende elbette bunun için birkaç parça kullanılabilecek eşya götürdüm.



Kadın, erkek, her yaştan insanın karıştır- bul mantığıyla takıldığı bu sakin ve samimi ortamda girişte aldığınız kuponlarla para vermeden kokteylinizi bile yudumlayabilir, alışverişe ara verebilirsiniz. 





                                               
                                        Kimi askıda, kimi tezgahta..





        Mekana giderken acaba bir Dolce Gabbana bulur muyuz dedik içimize doğmuş :)


Aslında bir sanat galerisi olan bu mekanın diğer bir kısmında devam eden atölye çalışmalarına da katılabiliyor veya sergiyi gezebiliyorsunuz.







Son olarak; "bir şey bulamadım artık gidelim elimizdeki kuponları da iade edelim" derken ne göreyim?



Kalan eşyaların ihtiyaç sahiplerine verildiği bu etkinliği takip edip yeni insanlarla tanışmak, ya da takılmak için bulunmaz bir yer.

  • fotoğraflar ben denize ait

4 Nisan 2013 Perşembe

Trençkot



    Dik yakalı uzun ve klas bir trençkotum vardı. Uzun ve kemikli bacaklarıma dolanan cinsten. Yakamı diker, büyük yuvarlak gözlerimi hafif kısar, ağzımdaki sigaradan kesik kesik nefesler alarak yürürdüm tüm gün kaldırımlarda. Bazen dükkânlara da daldığım olurdu. Isınmak için tabii. Dümdüz adeta pırasa gibi saçlarım vardı. Uzatır, arkaya tarar, rüzgâra karşı yürürdüm bozulmasın diye. Uzun ve ince kollarımın sonu delik cebimde biterdi. Hep soğuktu buralar. Bazen güneş hafiften kendini gösterirdi. O zaman çimlere yatardım ama trençkotumu hiç çıkarmazdım üstümden.
    Bir işim ve uğraşım yoktu, kendimi gösterebileceğim bir yeteneğim de. Sadece sigara ve acıktıkça biraz para yeterdi. Arada bulaşıklarını yıkadığım; annemin teyzesinin pansiyonunun ardiyesindeki yatakta yatardım. Ama o zaman bile trençkotumu çıkarmazdım. Yakası yıpranmasın diye yatarken havlu takardım; zaten yattığım gibi kalkardım. Saçlarım bozulursa da kırık küçük aynada yandan bakar, hafif nemli elimle arkaya doğru şekil verirdim. Kaşlarım uzun ve gür olduğundan onları da elimde kalan son su damlasıyla –memlekette susuzluk ve kıtlık olduğundan- ıslatır ve üstümün tozunu elimin tersiyle siler, yine sokaklara düşerdim. Ağzımda hep yanan bir sigara olur, beni tanıyanlar tam bitmesine yakın yenisini ben istemeden koyarlardı. Herkes benim yakışıklı jönlere benzediğimi söyler, ne zaman bir film teklifi alacağımla ya da çoktan aldığım bir role aylardır hazırlandığımı söyleyerek kendilerince gır gır geçerlerdi. Aslında öyle bir niyetim ve kabiliyetim olmadığını bilirdim ama onlara anlatacak sabrı bulamazdım kendimde. Fazla durmaz ortamı terk eder, yolları arşınlamaya devam ederdim. Gözüm hep yerde olurdu. Uzun boyum bu meşakkatli mesleğe tersti. Bu yüzden daha yıllar önce kambur olmuştum boynum artık durdurulamaz şekilde öne doğru gidiyordu. Öyle ya! Her mesleğin bir bedeli vardı. Hem de benim mesleğim öyle milletin ağız kokusunu çektiren cinsten değil; patronu, karışanı görüşeni yoktu. Tek bendim.
    Arada yollarda gezmekten bitap düşünce kaldırıma oturur etrafı gözlerimin önünde tüten dumanın arasından izlerdim. Yine öyle bir gün karşı kaldırımda oldukça kısa boylu ve üstü pejmürde tepesi saçsız, gözaltları belki uykusuz kalmaktan torba torba olmuş, ellerini sürekli ovalayan benim gibi bir yolsuz gördüm. Aksi yönden gelen insanlara sağlı sollu çarpışını izledim bir müddet. Sonra gözüm güneşin yansımasıyla yerdeki parıltıya takıldı, refleks işte! Hemen yerimden zıpladım, iki adımda karşı kaldırımdaydım, tam yere uzanmıştım ki sırtıma bir çuval yaslandı sanki yavaşça. Ellerimin arasında parıltısını kaybeden ve delik cebimin içinden astarına bıraktığım bugünlük ganimetime yoksa biri daha mı talipti?  Leş kokusu ve homurtulu nefesiyle, uzaktan oldukça yaşlı olduğunu sandığım bu adamın ağzı istemeden burnumun içine girmiş, bir yastık kadar yumuşak olan etinin içine kemiksi ve soğuk parmaklarım gömülmüş, ağırlığını üstümden atmak için mücadele ederken canını yakmıştım. Canı çıkar gibi küçük iniltileri bana öyle dokunmuştu ki, zaten ganimetime göz dikecek halde olmadığını kendime defalarca tekrar etmiştim. Yoksa iş değişirdi.
    Vücudunu kaldırıma taşırken ben; etraftan renk renk, pırıl pırıl pabuçlar hızlarından bir şey kaybetmeden geçiyorlardı.  Öyle ki; kimisi sanki benden bile uzundu. Eski trençkotum gibi ayaklarına dolandık. Trençkotum demişken o da bu muharebede oldukça yara almış, ceplerimden birinin kenarı sökülmüş, bu berbat herifin kirli elleri yakama yapışmış haldeyken ikinci darbeyi gördüğüm parmak isleriyle almıştım. Şimdi sıra onun aldığı zarara bakmaya gelmişti, dönüp yüzünü incelediğimde aslından benden genç olduğunu fark etmem geç olmadı. Bana mırıldanarak anlamsız bir şeyler geveledi ve kalkmaya çalıştı. Ama nefesinin de açıkça söylediği gibi açlıktan berbat haldeydi. Saçlarımı geriye attım düzeltim, trençkotumun etekliğine birkaç kez vurup, yeni bir sigara yakıp, kafamı gökyüzüne kaldırdım. O sırada ne kadar uzun zamandan beri kafamı kaldırmadığımı; boynumdaki ters yöne yapılmaktan kaynaklı olduğunu düşündüğüm şiddetli bir ağrı ile fark ettim. Onu öyle bırakamazdım. Konuşturmaya çalıştım. Olmadı.
    Mırıltılar; onu omuzlamaya çalışınca şiddetlendi ve itişmeye başladık. Karşıdan gelen insanların yüzleri öylesine acınası ve kibirli, kimisinin çaresiz gözüküyordu ki birbirlerinden farkları yoktu. Onu omzundan itip koluna girdim, az ilerideki büfenin önüne getirip sandalyeye oturttum. Her zaman sandviç istediğim garsona bir işaret çaktım ve biraz yiyecek getirmesini istedim. Halkalar arasında kaybolmuş küçük gözleriyle beni süzdü ve mırıldandı yalnızlıktan konuşmayı unuttuğunu ve bu yüzden mırıldandığını düşünmeye başladığım bu adamı inceliyor, bir yandan da kimseye çaktırmadan trençkotumun yırtık cebinden uzanan elimle astarın dibine ulaşmaya çalışıyordum. En sonunda kaptığım o 5’liği bulmayı başarıp masanın üstüne çıkardım. Gelen çırağa uzattığım sırada 5’likten yansıyan güneşle birlikte; gözümüzü alan ve muhtemelen bankadan yeni çıkan bu fıstığa doğru bir hamle gelmesi gecikmedi. Demin o gözlerini zor gördüğüm ihtiyar simsiyah olmuş derisini, artık doğal yapısını kaybetmiş o uzun tırnaklarını masaya sürerek bozukluğu kendine çekmeye başladı. Şaşkın baktığım adamın elini çevik bir hamle ile tutup atınca; aslında onunda bu parıltıya talip olduğunu anladım.  Yemeği bırakan garson ‘ben sonra gelirim’ deyip çekildi. Ağzıma tekrar bir sigara koyup, bozukluğu elimin üstünde döndürmeye başladım. Sanki küçük bir altını elimde çeviriyormuşum gibi gözlerini bana diken ihtiyar, bir yandan da yemeğe gömülmüş nefessiz yiyordu. Uzun burnu tüm yemeğe girmişti ama onu bile ziyan etmemek için uzun dilini çıkarıp kedi gibi yalanıyordu.