Pages

28 Temmuz 2013 Pazar

Tavuklar neden yumurtladıktan sonra gıdaklar?

Günün sorusu buydu. Ama cevap vermek hiç de kolay değil. Babam bugün; tavukların yumurtladıktan sonra durmaksızın gıdakladıkladıklarını ve diğer tavukların da ona eşlik ettiğini söyledi. Güldüm tabii, ama nedenini bilemedim. Ona internetten araştıracağımı söyledim. Sonuç; gezinen tavuklarda görülen bir durummuş. Tavuk yumurtadan uzaklaşarak gerek hedef şaşırtmak, gerekse varlığının  ispatı olarak gördüğü yumurtayı, ilan etme biçimi olarak kullanıyormuş.
Akla Freud'un da bir tespitini getiriyor bu durum. Bir çocuk için dışkısı; dünyaya verebildiği ve varlığını kanıtlayabildiği tek şeymiş. Bu yüzden ondan ayrılmak istemezmiş. Doğu toplumlarında dışkı üzerinde kurulan baskının çocuğu etkilediği ve var olma nedeninin elinden alındığı, dolayısıyla plastik sanatçıların ve heykeltıraşların yetişmediğini ileri sürüyor. İlginç bir tespit

Not: tavuktan Freud'a bağlamışım yalnız!

16 Temmuz 2013 Salı

Thomas More - Utopia

Tomas More’un dünyaca ünlü, aşağı yukarı 500 yıl önce yazdığı Utopia’sı tesadüfen geçenlerde elime geçti. Sıkıcı bulmayı umduğum bu kitabı; More’un değişik yaşamı sayesinde sürükleyici ve hayranlık uyandırıcı bir hale büründüğünü rahatlıkla söyleye bilirim. Kültür yayınlarından çıkan bu esere;  Mina Urgan’ın (bir dinazorun anılarından da tanıyabileceğiniz)incelemesi ve fikirlerini barındıran, aynı zamanda Platon’un devletinden bile üstün olduğunu anlatmak adına bölüm değerlendirmesi ve karşılaştırmalarına yer verdiği için oldukça aydınlatıcı bir basım olduğunu söyleye bilirim. Bazen bodoslama bir kitabı okumak onu derinlemesine çözmemize olanak vermeye bilir;  bu bir yandan da ona olan objektif bakış açımızı daraltabilir, bu yüzden her zaman okumayı önermem. Biraz okura kalmış bir tercihtir bu.
Hayat hikayesi
 1478 yılında doğan bu adam yargıç olan babası tarafından 14 yaşlarındayken bir pederin yayına eğitim görmesi için bırakılmış. O dönemde yaygın olan ama benim oldukça riskli bir hamle olarak tanımlayacağım bir harekette bulunmuş. Sanırım onun yararına olmuş Latincesini geliştirmiş ve dini öğrenmenin yanında kültürel anlamda da donanımlı biri olmuş çıkmış. Kendinden her zaman din adamı olması beklenen bu adam hiçbir zaman bu hayali gerçekleştirememiş. O dönemin önemli isimleri More’dan övgüyle ve hayranlıkla bahsederken katı katolik tavrını ona hiç yakıştıramamışlar. Ben bu konuda biraz farklı baktım sanırım; çocukluğu bir pederin yanın da geçen bu adamın uzun yıllar perhiz yapıp, zaman zaman kendi vücudunu cezalandırmasına varan tavırları; ondan ilerleyen sayfalarda” kötü bir aile yaşantısı oldu ve zorba bir babaydı” açıklamalarını beklememe sebep oldu. Ama gelin görün ki More’un 4 ya da 5 kızı ve 1 oğlu olmuş ve hepsiyle, iki karısıyla da çok iyi geçinen ve sevilen bir adam olmayı başarmış. Bu arada Erasmus’la da çok yakın arkadaş olmuşlar hatta Erasmus’un onda kaldığı bir gecede Deliliğe Övgüyü yazdığı söyleniyor!
More bir süre babası gibi yargıçlık yapmış. O kadar iyi bir yargıçmış ki şöhreti almış yürümüş. Adil ve dürüst kararlar vermiş, kimseyi kayırmamış.
Esas More’un hayatındaki kilit nokta  8. Henry’e danışmanlık yapmasıyla başlıyor. Anlaşılan Henry bilgiye aç ve öğrenmeyi seven biriymiş. More’u bir an olsun yanından ayırmamış. More o kadar önemli biri olmuş ki ünü İngiltere’yi aşmış, herkes onun ağzından çıkan sözlere önem verir olmuş. Zaman gelmiş Henry papayla ters düşmüş;  tabi burada yine bir kadın meselesi ortaya çıkıyor. Katı Katolik mezhebi boşanmayı uygun görmediğinden papa ile yollarını ayıran Henry; Protestanlığı kurmak ve yengesi Ann Boleyn ile evlenmek bir yandan da halkını ayaklandırmamak için anlayacağınız formaliteden tüm parlementodan ve en önemlisi More’dan icazet almaya kalkıyor. More tabi fena Katolik, bunun yanında boşanmayı kesinlikle tasvip etmiyor. Tabi bu onayı vermeye yanaşmayınca ömrünün son zamanları olan 15 aynı hapiste geçirmesi için tutuklanıyor.
Buradaki ayrıntı herkesin More’un aydın ve düşünür olmasına bu katı Katolik tavrı yakıştıramaması Aslında mesele Katolikliği savunmak değil tabi Henry’nin zorbalıklarına karşı koymak adına onu ölümü götüren tıpkı Sokrates gibi savunduğu şeyden bir an bile vazgeçmemesidir.
Yaşamını uzunca özetledikten sonra More’un Utopia anlayışından biraz söz etmek gerekirse;  yazarken Utopia halkının yaşam tarzından, yeme içmesinden, giyim kuşamından, yönetim biçiminden, savaşa karşı tavrı, hukuku, saat kaçta yatıp kalkacaklarına varıncaya kadar düşünmüş yazmış. Okurken tam bir ütopya dedim doğrusu. Her şeye tamam dedim de uykuya karışılması beni bitirdi! Ancak Utopia’daki güzel  ve enterasan şeylerden biri; altına ve değerli taşlara önem vermediklerini göstermek için tutuklu, mahkum ve köleleri altına boğmakla göstermişler. (More’un da kendisinden inci kolye isteyen karısına bezelyeleri ipe geçirip hediye edişinden gösterişe önem vermediğini söyleyebiliriz.)
Adil bir yönetim ve düzen içinde yönetilen bu yeri Platon’un devletinden ayıran en önemli özellik yönetimde herkesin söz sahibi olabilmesi, devletteki gibi aristokratların kayırılmamış olması. Bu anlayışta belki de Platon’un çok sevdiği hocası Sokrates’in haksız yere idam edilişi yatıyor olabilir tabi. More’un Utopia’sında dikkat çeken en önemli konu; onu yazan  kişinin beklide uğruna ölecek kadar bağlı olduğu Katolikliliğinin Utopia’da rastlanmıyor oluşuydu!!




3 Temmuz 2013 Çarşamba

Uyandığında kendini devcileyin bir böcek olarak buldu.


Kafka’nın 130. Doğum günü bugün. Hakkında çıkan bazı yazıları şöyle bir tararken benimde hakkında söyleyecek bir şeylerim olduğunu fark ettim. 41 yıl ancak yaşayan ve veremden ölen bu adamın kitaplarını okuma şansını; yakın arkadaşı Max Brod’a borçlu olduğumuzu biliyor muydunuz?
Yaşamı boyunca basılan tek kitabı; yani Gregor Samsa karakteriyle tanıdığımız ailesiyle yaşayan ve kendini her gün dönüşen, değişen dev bir böceğe benzeterek yaşamındaki sıkışmışlığı ve aldatılmışlığı işleyen dönüşüm kitabından başkası değildi.
Şato, Amerika, Dava, Babaya mektup; onun en önemli eserleri arasında. Tüm kitaplarında ve kendi yaşam tarzından da anlaşılacağı üzere Prag’da yaşayan Alman asıllı Yahudi bir babadan olan Franz’ın sürekli babasıyla yaşadığı ve yıllar geçtikçe konuşacak tek kelime bulamayan bu adamın, içini Babaya mektupta döktüğünü söyleyebilirim. Tam olarak ailesinde nasıl bir yaşantısı olduğunu kestiremiyorum ama Kafka’da ki baba sorunsalı incelemeye değer. Katı ve kuralcı olan baba altında ezilen, naif ve sessiz bir çocuk olduğunu, duygularını açıklamasına hiç fırsat verilmediğini, bu yüzden yazdığını, ölümüne yakın da gönderdiği mektuplarının dahi, arkadaşı Max tarafından toplanıp yakılmasını istemesinden anlayabiliyoruz.

Özetlemek gerekirse yaşamını acı içinde sürdüren ve birlikte olduğu kadınları bir türlü ailesine (aslında babasına) beğendiremeyen, sürekli zayıf ve çelimsiz bu adam için bu gün; 130 yıl sonra iyi ki doğdun ve yazdın diyebilmek tuhaf ve bencilce insanoğlu için. Onun acılarından beslenerek yazılan yazılar ya da ilham verdiği yazarlar içinse bir ironi.