Pages

28 Kasım 2013 Perşembe

Genç Werther'in Acıları

temsilden sahneler


Yakınlarda bir bale gösterisine gittim. Bu benim için bir ilkti. Oyun daha evvel kitabını da okuduğum Goethe’nin ünlü yapıtlarından biri olan Genç Werther’in acıları idi. Hem önceden sinemaya gittiğimiz Süreyya Sahnesinin ‘nin atmosferini koklamak hem de “neymiş bu bale?” sorusuna bir cevap bulmak için ikinci kattaki localardan birinde yerimi aldım. Bu arada siz siz olun paketli yiyecek falan hele hele kendinizi sinemada sanıp mısır falan götürmeyin. Dakikalarca paketi yavaş açayım aman ses yapmasın düşüncesi ile bizi sinir eden vatandaşın paket hışırtısı tüm salonu sardı J



Haftalar öncesinden tükenen biletler ve oturulan konuma göre değişen bilet fiyatları yüzünden locadaydım.(Bilet fiyatları sahne önü 35-25 civarı localar ise 15 TL civarı idi.)Sürekli bizim bulunduğumuz kenara doğru yığılan balerinleri görmek için girdiğimiz şekiller bile temsili izleme arzumuzun önüne geçemedi.

Bale için; tiyatronun dansla ifade biçimi diye kendimce bir tanım yapabilirim. Sanılanın aksine hiç sıkıcı değildi. Konuyu bilmenin avantajıyla belkide böyle söylüyorum ama her önemli ayrıntı; gerek dekor gerekse kıyafetler konunun akışıyla oldukça güzel aktarıldı diyebilirim. Ayrıca sürpriz bir şekilde küçük bir opera gösterisi bile izledik.Tüm bunların yanında temsil başlamadan önce piyanonun başına oturan ve saniyesinde beni gösterinin havasına sokan piyanisti es geçmek büyük bir haksızlık olur. Tüm temsil boyunca durmaksızın bizi oyunun içinde tutmayı başaran kadın zaten gösteri sonrası en çok alkışı alan kişi oldu.


Kitabın konusundan bahsetmek istemiyorum zaten okuyalı uzun zaman oldu ama sevdiğim bir kitaptı diyebilirim.Okumak bir yana tabi  bale versiyonunu da özellikle Süreyya sahnesinde izlenmesini tavsiye ederim.


21 Kasım 2013 Perşembe

En yeni reklamlar

Gözüme ilişen son reklamlar şöyle;

ilk olarak; Foot Locker spor ürünleri perakendecisi için hazırlanan ve Van Gogh'un kendi kulağını kesmesinden sonra, ikinci büyük kulak vakası olarak  90'lı yılların büyük olayları arasında yer alan Mike Tyson, Evander Holyfield karşılaşmasındaki kulak koparma olayından sonra zannederim onlar ilk kez bu kadar canayakın görünüyorlar. Gerçekten bu durumu aştılarsa sevindirici bir haber bence.
Diğer bir olay DennisRodman'ın Kuzey Kore ziyaretleri sayesinde iki ülke arasında basketbol diplomasisi başlatacak girişimlerde bulunmasına da bir gönderme var. Sporun hayal kırıklıklarını mutlu sona bağlamayı hedefleyen mesajıyla reklamı izleyelim;



Air New Zealand'ın Yüzüklerin Efendisi temalı ilk viral reklamını hatırlarsınız. Oldukça fazla ses getirmişti sosyal medyada, yolcularıyla beraber profesyonel oyuncularla çekilen muhteşem bir tanıtım videosuydu.



Şimdi de orta dünyada sıradan bir gün başlıklı reklamda öncekinin aksine kurumsal bir imaj kampanyası olarak Air New Zealand çalışanlarıyla gerçekleştirmiş. Kim bilir belki orta dünya sandığınızdan daha yakındır sloganı ile reklam tamamlanıyor. İlk film kadar ilgi görmesini bekleyemeyiz ancak bu işin peşini bırakacak gibi durmuyorlar.




19 Kasım 2013 Salı

Yaşamak için mi yersin yoksa yemek için mi yaşarsın?


Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan gibi bir şey.
Aslında buradaki ayırım sadece yeme zevki değil, açlıkla mücadeleyede kayıyor biraz. Sabah sabah okuduğum bir yazı beni bu düşüncelere gark etti. buradan ulaşılabilir !
Yemek konusunda aklıma gelen en çok kullanılan cümleler şöyle;

Yemede yanında yat, tok evin aç kedisi, yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat, 
tok açın halinden anlamaz, can boğazdan gelir, azıcık aşım kaygısız başım,
yediği naneye bak, yediği önünde yemediği ardında,
yemeden içmeden kesilmek, yenir yutulur şey değil ve ye kürküm ye.


Kimisi stresten yiyip kilo alırken, kimisinin de canı sıkılnca iştahı gider ya da benim gibi her ikiside farklı olaylar karşısında ortaya çıkabilir. Patlayana, çatlayana kadar yiyebilmek ve açlıktan ölmek de bunlar arasına girer. Yediğini seçebilme ve doya bilmek bir özgürlük bu durumda. Okuduğum yazıda sınıfsal farklılıkların yemek kültürünün oluşumunu da etkiledini söylüyordu; basıt sofralardan krallara layık kuş sütü eksik olmayan sofralar arasında elbette statü önemli bir rol oynuyor.

"Ay yok ben kilo alıyorum az yiyim" diyen ablalar bu konunun dışında.
O da ayrı bir durum mesela. Kadının çikolata fabrikası varmış hiç tadına bile bakmamış. Kemikleri sayılıyor ama tüm günü bir hıyarla geçiriyormuş. İşte burada tercih konuşuyor.

Konuya dönmek gerekirse aslında bir konu yok konu olsun diye yazmadım. Ben yemek yemeyi severim lezzetli yemeği yerken haz duyanlardanım ama birde işin başka yüzü varken "yahu yemek yemek için yaşıyorum" demek görgüsüzlük.Yemek mevzusu açıldığında aklıma hep "thanksgiving day" (meali şükran günü ) adlı hazırlıkta okuduğum kısa hikaye gelir o da şöyledir. iki adam varmış ve biri çok fakir olduğu için şükran gününde herkes ona yemek ısmarlamş. O da geri çevirmezmiş. Diğer adam da yiyecek iki lokma bulamazmış ama şükran günü geleneğine uygun olsun diye bu fakir adama yemek ısmarlamış. Yemeğin sonunda ikisi de bayılmış. Hastaneye kaldırılmışlar biri açlıktan, diğerinin de mide fesatından baygınlık geçirdiği ortaya çıkmış. Kıssadan hisseler...



5 Kasım 2013 Salı

Çok tahin Az pekmez

Kış aylarının yaklaşmasıyla raflarda yerini alan tahin ve pekmez ikilisinden bahsetmek istiyorum malum sitenin adı da o. Efenim kansız olan, kilo almak isteyen ya da benim gibi; çikolata yemeyim diye başladığım masumane karışım başıma bela oldu. Pekmezi çok, tahini az tüketilmesi gerek iksir; çocukluk dönemimde yenmesi eziyetti. Meğer çok tahinli az pekmezli yapmak gerekiyormuş. Tabi böyle olunca pekmez kavanozu ağızına kadar dolu, tahininde dibini sıyırır oldum. Pişman değilim, yine olsa yine yerim daha iyi yerim hemde.
Çikolata gibi zararlı bir içeriği olmayan bu karışım soğuk akşamlarda yeşil çay ile benim vazgeçilmezim. bundan daha iyi bir isim düşünemedim dolayısıyla Çok Tahin Az Pekmez oldu.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi

Yekta Kopan'ın son romanı. Neredeyse çıkarçıkmaz aldım ve çarçabuk bitirdim ama hakkında yazmak yeni kısmet oldu. Bununda sebebi bir kaç yerde rastladığım; kısa sürede baş ucu kitabı olmaya doğru ilerliyor yorumları oldu. Daha önce severek okuduğum Kediler Güzel Uyanır'ı referans alarak son kitabı okudum aslında. Fena değil kritere sahip ve tabi yazmasını teşvik etmek adına okumakta yarar var ama bir baş ucu kitabı değil bence. Her nekadar yazılarını beğensemde. Burada amaç aslında Yekta Kopan'ı eleştirmek değil satın alalım derken bouyunu aşan yazılar yazmak olabilir. Evet okumak güzel şey, kurgusu, güzel bir hikayesi var ama benim için baş ucu bir satranç, güvercin, yabancı olabileceği için sanırım o kategoriye koyamadım.

3 Kasım 2013 Pazar

SONBAHAR


Blooger'a ait değil
Aslında sonbahar bitiyor, bildiğiniz gibi köprüden önceki son çıkış Kasım ayı. Eylül ve Ekim'in yaz standartlarında geçtiğini varsayarsak Kasım ayı tam olarak Sonbahara yaraşır şekilde başladı temennim öyle de bitmesi. 
Benim için en güzel mevsim olan sonbahar (sanırım bu ay içinde doğmuş olmanın bir etkisi de olabilir bu kan çekiyor ya da onun gibi bir şey); genelde kasvetli, doğa ölüyor efendim, sonbahar hüzün dolu laflarını hep duyuyorum oysa  Sonbahar'ın yakmayan güneşi, dondurmayan esintisi, soğuğu gibisi yoktur. Bir ince ceket veya hırka  ve taze hava. 



film afişi la bu

Bir çok filme ve şarkıya da konu olan bu mevsimle alıp verilmedik şey ne bilemiyorum. Mesela; Sweet November var spoiler vermeyeyim ama sonunda ölmüşşş :) neyse, bende candan erçetin gibi en sevdiğim mevsimdir sarı sonbahar diyorum.

Blooger'a ait

Herkesin ilkbahara övgüleri bir yana onu seven çok, sonbahar gibisi yok deyip yazıyı bitiriyorum. Kafanızı kaldırıp havanın o güzelim kapalılığına bakın ve yüzünüz gülsün.