Pages

18 Aralık 2014 Perşembe



sıkıntılı..
buhrandayım.
liste kabarık, cepte para yok
ne demiş adam* "cebimde 75 kuruşum var, havada bahar"
mevsim kış halbuki
mutlu olmak için hava bile yan çiziyor desene..





*nazım hikmet

12 Kasım 2014 Çarşamba

Oyunbaz



eve yürüyerek dönmek istiyorum başım ağrıyor,
hasta gibiyim ve lanet olsun bazı şeyler..

mutluluk; bazen annenin aldığı bir paket çikolataydı
karnımız ağrıyana kadar yerdik hepsini
o an mutluyduk belki de
hayat bizi yalnızlaştırdı
ve alıştık öyle kalmaya
geçmişe özlem bu yüzdendi
geçmişte hiç yalnız kalmamıştık
hayat daha sıkıcı olmaya başladı
her şey çok normal, eski oyunbaz beni de özlüyorum galiba.



Blogger'a ait ;)

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Hayat;


Hayat; Porselen çay bardaklarındaki yaldızlar gibi. Pürüzlü, ama yaldızlı değil, tam yüzüne gülerken ayağına çelme takıveriyor, ehe he höe diye yalpalıyorsun.

Hayat aynı zamanda;
Fırtınadan sonra ortalığa düşen sümüklü böcekler gibi, eziveriyorsun çok can sıkıcı bir ses geliyor ama 5 saniye sonra unutuyor yürümeye devam ediyorsun.

Mandalinali kolonya;
parfüm yanında halt yemiş, mis gibi bir koku, sürmeden duramıyor insan.

İnsan bir akbaba misali; leşleri yemek için de adama ihtiyaç var, mide ister, kolay iş değil, saygı duymak lazım ama hayvan olana.

Ve hayat; sen ne anlıyorsan anlamıyorsan o. Toplamı gibi. Benim matematiğim kötü hep başa dönüyorum o yüzden.

Hayat; fırtınada korku filmi izlemek gibi, altına bırakıyorsun ama izlemeye devam.
İş bitse de eve gitsek diyorum saat 3 te, ama mesai diye bir şey var.  Mesaiyi bulan adamı getirin bana.



16 Temmuz 2014 Çarşamba

neresiydi burası?



Filtre kahveye düşen sütün süpriz köpüğü üst dudağa yapışıyor.
Kısa demir bacaklı sandalyeler, yuvarlak rahatsız sehpalar.
Aradığım kitabı bulamadım ama rüyamda onu okuyorum, Hesapta içeriği yokmuş. 
Kendime trajedi yaratıyorum.
Eski bir arkadaş arıyor, soruyor.
Havalar serin.
Mutluluk, doğum günü hediyeleri ve yeniden aşık olmak.
Zamanın yetememesi bir türlü.
Kırmızı abajur; ben de böyle bir şey almalıyım.
Bütün şarkılar mutlu ezgilerle aynı tarzda tıngırdıyor burada.
Neresiydi burası?

7 Temmuz 2014 Pazartesi

60 derece santigırat falan filan..

Hayatın anlamı; beyaz çamaşırları daha çok beyazlasınlar diye 60 dereceden aşağıda yıkamamakta mı saklı? Evet öyle, eğer hayatınızda 60 derece görmediyseniz sizi kucaklıyor ve tek kişilik grubuma alıyorum.
Uzun zamandır bunu düşünüyorum. Beyazlar daha beyaz, daha beyaz, daha da beyaz olmalı mı?
60 derece bana, makinadan çıkan en sevdiğim  pembe yünlü kazağımın artık giyilemeyecek kadar küçüldüğü günü hatırlatıyor. Korkuyorum sanırım. Makinanın erimekte olan detarjan gözünden çıkan dumanlar ve o detarjlanla karışık duman konusu geliyor burnuma, 40 dereden sonrasına elim gitmiyor anlayacağınız.
Dönen kazan kafamı karıştırdı galiba.

24 Haziran 2014 Salı

koku




Havlular; 1 hafta boyunca kapağı açılmamış beslenme çantam gibi kokuyordu.Nemli ekmek kokusu.
Belki köşede birkaç peynir kırıntısı, zeytin çekirdeği...

Belki de ekmeğin köşesine doldurulmuş peynirler naylon poşotte unutulmuş ve fermente olmuşlardı.
Öyle tanıdıktı ki bu koku; tahta sıranın sertliğini ve sırtıma batışını hissettiriyor, ayrılamıyorum bu havlulardan.
Tutma yeri sarı, gövdesi bulut mavisi küçük bir çanta. Sanki birazdan teneffüs zili çalacak gibi.

2 Haziran 2014 Pazartesi

Sigaran var mı ?

Sigara!
"Sigaran var mı?"
Boş ve ilgisiz yüzüme bakıyor biri, diğeri kalkıyor yanımdan, çok garip bir soru mu sordum? demek geçiyor içimden
Bir daha soruyorum sigaran var mı?

Aradan günler geçiyor, bu kez çakmağım olmuyor, otobüs durağında yanımda oturan süslü ablaya "çakmağın var mı " diyorum. Yüzüme bakmadan cebinden çıkarıp uzatıyor. Bense; bakımlı ellerinin arasından çakmağı usulca nasıl alırım onu düşünüyorum.
Öyle narin ve beyazlar ki; kalın ve çatlak derimle kazık gibi olmuş parmaklarımı eğip büküyorum, olmuyor.
Baş parmağımla işaret parmağımı birbirine yaklaştırıp nefesimi tutuyorum.
hay allah! yere düşüyor. O sırada mahçup ve sıkılgan ellerim bu kez çakmağı arıyor yerde.
Abla; kaşını kaldırıp hafifçe bir puff çekiyor. İçinden "ne beceriksizsin" mi diyor? bilemiyorum.
Çakmakla acele işimi bitirip, uzatıyorum tekrar. Sağolasın abla! diyorum. Ağzını hafif büküp, gözlerini yere dikip, kafasını sallıyor.
Bir nefes ki anlatamam, tüm dünya beni izliyor sanki. Suratlar değişik ve çeşitli, hepsi şöyle bir bana bakıyor. Çok ünlüyüm ben.
"Çook ünlüyüm!!!" sesimi duyanlar dönüp bakıyorlar, kimisi kıkırdıyor, kimisi ilgisiz.

Deli bu inasanlar. Sürekli telefonla konuşuyorlar. Alışveriş yapıyorlar, hergün işe gidiyorlar. Deliler.
Heryerde karşıma karşıma çıkıyorlar. Beni her görüşlerinde yüzüme aptalca bakıyorlar. Kimisini görüyorum kendi kendine konuşuyor, biri görünce susuyor numara yapıyorlar, ben de konuşuyorum ama saklamıyorum.
Tipini sevmediğim adamın yüzüne tükürüyorum ben. Böyleyim.
Olduğum gibi.

27 Mayıs 2014 Salı

Akıl hadi oradan sen ne bilirsin ki!


Yaz demek; sıcak ve bunaltıcı hava, daha fazla bakteri, daha sağlıksız ortam demek.
Her mevsimi yaşıyor olmamız iyi mi?
Hep aynı mevsim olmasının nesi kötü?
Çiçeklerin örümcek bacakları olsa, onları yine de sever miydik?
Ayaklansalar gezseler "aa evde çiçek geziyor" diye sevinir miydik?


18 Nisan 2014 Cuma

bir gün..

Otururken bir kaldırım taşında, gördüm insanların ne kadar hızlı geçtiklerini, geçerken ceplerinden düşenleri; bozuk paralardan tut da küçük kağıtlar mendiller..
Hayatı yavaşlatmak istiyorsan oturup insanların gürültüsüne dışarıdan bakmak yeterli. Ve o hızda benim gibi yorulmuş soluk almak isteyen yaşlı amcalar, gövdesini sürüklerken bitkin düşmüş teyzeler var yan kaldırımlarda. Öylesine sıcak ve bunaltıcı bir hava var ki adım atmak istemiyorum, gürültü desen kendi kafamdaki sesi duyamayacak kadar. Yapacak bir şey yok, serinlemek için bir gölgelik bulmak lüks öğle saatlerinde. Ama pahalı kafelerdeki zengin ablalar sere serpe hem oturup hem de garip isimli içkisini yudumlarken eliyle yelpaze yapmayı ihmal etmiyor. Oysa yanımdaki komşu teyzenin kafasında; bir ağaç altında soğuk bir limonata hayalinden başka bir şey yok. Hayatın adaletsiz olduğu ve böyle kalması için elimizden geleni yaptığımız bir günün tam ortasındayım.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Vasiyet sokağında sıradan bir gün

Vasiyet sokağında Sonbahar esintisi var. Mevsim Sonbahar, normal.
Daracık kaldırımına tatlı bir rüzgar çarpıyor, yandaki yüzyıllık kilisenin bakımlı bahçesinden. Yola uzanan birkaç dal savruluyor hafifçe. İki elde poşet olunca bu işlek sokakta, kaldırımda yürümek ne güç iş.
Yolun karşısından dedikoduyla karışık Türkkahvesi kokusu duyuluyor.Vasiyet sokağında sıradan bir gün bugün.
Yıkılmasın diye tahta direklerle güçlendirilmiş ahşap evlerden sızan toz bulutları; güneşin vurduğu yerlerde binlerce balık yavrusu gibi yüzüyor havada.
Bahçeli bir gecekondudan köpek havlaması duyuluyor.Sıradan bir sonbahar günü.
Kaldırımda sıkışınca yola adım atmak istiyor insan. Ne mümkün! Araba trafiği hiç bitmiyor. Korna sesi... Hoop! yine kaldırımdasın.

15 Nisan 2014 Salı

Seni Beklerken..


 Ahhh! İç geçirirken düşen sigara küllerimi toplamaya çalışan bu hizmetçi kız canımı sıkıyor  “beni yalnız bırak!” ve düşünmeme izin ver.
 Daha hırslar ve para gözümü karartıp zirveye giden yolda insanları harcamamışken ve renkli boyalar alacak paramız yokken bir resim için, Ayten yapmıştı bu resmi bana. “Her zaman mutlu olduğumuz günleri sana hatırlatsın” demişti verirken hediyeyi.
Oysa hep aklıma; insanların bir ışığa nasıl hayran baktıkları ve seyredecek bir şey yokken, sadece ateşi yüz binlerce yıl nasıl izledikleri ve haz duydukları,  bir o kadar korktukları gelirdi. Benim gibi yaşlı ve ölüme yaklaşmış bir adamı, sahip olduğum onca şeye rağmen böylesine düşündüren tek tablo onunkiydi, aydınlanan yüzde gördüğüm dudaklar Ayten’in idi. Kalem gibi ellerde onu gördüm. Tıpkı atalarımın ateşi izlemesi gibi seyre daldım yıllarca. 
Deliye döndüğüm, kaybettiğim savaşlar ve attığım zafer naralarında gözüme ilişen bu aydınlık yüz, bana her seferinde sakin ol dedi. İnsanın ateş olmadıkça bir hiç olduğunu anımsattı. Yıllarımı; onsuz makarna süzgecindeki gibi suyumu önce hızlıca çıkarırcasına nasıl emdiğini, sonda kalan damlaların bedenimden itinayla dökülmesiyle kuruduğumu düşünmekle geçti, yapıştı avurtlarım.
 Ayten’ den sonra 4 kez evlendim ama hiç biri onun kadar sahici ve güzel gülmedi, hepsi benden genç ve bakımlıydı, ancak hastalardı. Hastalık kimisinin aklında, kimisinin bedenindeydi, ama her halükarda ruhsal bozukluklara dayanıyordu garip takıntıları. En kral sofralarda yenen yemekler; kuzular, külbastılar envai çeşit tatlılar ya yenmeden kalıyor ya da gençken çayırda yenen kuru bir somun ekmek ve karpuzun tadını vermiyordu, çoğunlukla da tuvalette biten kusma seansları nedeniyle sıkıldığım kadınlar; beni yeterince modayı takip etmemekle ve anlamadığım bir yığın sohbette eğreti durmamla eleştiriyordu.
“Ya hu” diyordum kendinize bakın! Tabii yaşam standartlarımın yanıma uygun gördüğü bu rengarenk entariler altındaki soluk kadınlara yardımcı olmak benden geçmişti. Herkesin sırtımı sıvazlayarak yanlarına gönderdiği bu kadınlarla aslında bir cinsel yaşamım bile olamıyordu; heyecanla başlayıp biten yatak maceraları yorgun kalbime iyi gelmediği ve her defasında acemilik hallerimizi özlediğim sınır ve mekân tanımayan hevesimizle Ayten ile olan kavurucu yakınlaşmalarımız aklıma geliyordu. İşte o zaman kanımı sadece bir şişe kanyak ısıtabiliyordu.
Yılların onun yokluğunda bu kadar kapanmaz derin bir çukur açacağı, beni bırakıp gittiği kış aklıma düşmemişti daha. Herkes “Allah takdiri” derken genç ve tecrübesizce ölenle ölünmeyeceği masalına kendimi inandırmıştım. Kısa sürede tanışıp evlenmemizin ardından 3 yıl yaşamış, yokluk ve bakımsızlıktan verem olmuştu. Ancak ardında çok güzel tablolar ve çizimler bırakmıştı. Sevecen ve her zaman gülen bu kadının beni sevdiğini anlamak için çetrefilli yollarla ya da hediyelerle gönlünü kazanıp modern dünyadaki gibi ona oyunlar etmeme gerek yoktu. Mum ışığında yediğimiz bir kap yemeği gece yarısı alevlenen vücutlarımızdan kat be kat çıkarıyor oluşumuz yetiyordu anlamak için bir çok şeyi. Yine öyle gecelerden birinin sabahında yapmıştı bu tabloyu. Bakınca hiç akıl erdiremediğim bu tablonun manasını sorduğumda, bana “en soldaki maymun; bizim birbirimizden ayrı geçen gençlik ve çocukluk yıllarımız, ortadaki beraber yaşayacağımız aydınlık ve uzun ömrümüz, en sağdaki de işte o birimizin diğerinden ayrı, ama onu anarak geçireceği yıllar olsun” demişti. Bu fikri hiç sevmememe rağmen onun bu kabiliyetini sessizce bir öpücükle kutlamıştım, küçük duvarımızın neredeyse tamamını kaplayan bu eserin sahibini.
Benim yüklediğim onca mana ve yalnız geçen yılar sonunda artık tablo koca evimde küçük bir sinek vızıltısına dönüştü. Ben ondan gelen sesleri duyamaz oldum zaman zaman, karşısına geçip izledim. Ama yokluktaki kayıpları telafi etmek adına çok çalıştım ve çalıştım. Yemeyi, içmeyi unuttum, yeri geldi bir baktım hırslarım beni sağır ve kör etti, istediğimi görür ve duyar olduğum zamanlarda oldu tabi.
Koca evin içinde kendimi kaybedip aramaya başladığım zamanlarda hep bu odada buldum kendimi anlamadığım tablolara bakarken “işte” dedim paranın satın alabileceği en pahalıları burada saatlerce izlerken ben, entelektüel çevrelerden tam puan aldım. Anlamını arıyorum sandılar halbuki bir avuç paradan başka bir şey etmediklerini düşündüm. Biri hariç. Beni sadece bilinen artistlerin en koyu koleksiyoncusu değil aynı zamanda gün ışığına çıkmayan sanatçıların eserlerine değer veren bir zengin olarak gördüler ve beni bir sürü şey daha zannettiler Ayten! (Beni sonradan görme bir maymun, taşradan gelen ve düzenin çarklarını döndüren yancı zannettiler daha da önemlisi)
Karanlık çökmek üzere havada ılık bir bahar esintisi dolaşıyor. Yılların emektarı Safa; azarımı yemesine rağmen bir bahaneyle beni kontrol etme alışkanlığını kaybetmeyen tek dostum ve yardımcım. Yine falanca bir şeyler unuttu bahanesiyle geliyor yanıma.
“gidin artık Safa Kaptan, dümeni bana bırak” diyorum.
Bir göz süzüyor karşıdan, endişeli mi? Seçemiyorum. Tam şuan kafam bulanıklaşmaya başladı bile sinirleniyorum boş ve anlamaz bakışına
“gidin” “herkes gitsin” sert ama kararında çıkan tonlama ona topuklarının üzerinde kapıya doğru tam ve kesin bir dönüş yaptırıyor “daha içmeyin” diyen bir ses koridorda yankılanıyor ya da yankı sandığım bir uğuldama kulağıma çalınıyor.
Küçük sızılar halinde gelen ömrün sonunu hissediyorum, başımda bekleşen leş kargalarını da, kalbim sızlıyor. Bir ömrün sonu böylesine güzel gelemezdi. Ölmeye hazırdım; birkaç yudum içki ve onula beraber şimdiki kadar hiç hazır olmamıştım. Ve yine ayaklarının dibindeyim sana bakarken, o resimden çıkıp yine bana gelmeni bekliyorum.



28 Mart 2014 Cuma

sen ne zaman uyanacaksın! tek eğlencen facebook kapandığında mı anlayacaksın durmunu

hey hey hey
uyuyan ya da uyumak isteyen vatandaş
adı  üstünde bu ülkede  yaşayan parasını burada kazanan,
okuyan,
oy veren
vergi veren

8 füze attırıp senin türbeni bekleyen(!) askere ölümü layık gören hükümete
odasında paraları eritemeyen, neresine sokacağını şaşıran,
anaysal hakkını kullanıp yürüyüş yapan vatandaşına ateş eder gibi gaz atan,
öldüren
öldürten
yetmez gibi
ortalığı kızıştıran sosyal medyayı yasaklar havuzna çeviren, binlerce insanın ekmeğiyle alenen oynayan
bir hükümet var karşımızda
hala daha onu seviyorum aşığım, başbakan istesin kocamı boşarım,
diyen kadınlarımız var
erdoğan verdese canını verecek erkekler var bu memlekette
sen ne zaman uyanacaksın! tek eğlencen facebook kapandığında mı anlayacaksın durmunu
yoksa bunu da sineye mi çekeceksin!

şehitlere bu kadar üzülmüyorlar diyen halk nerede acaba?
şimdi ne düşünüyorsunuz
hakkınızı hep başkaları mı savunsun

yoksa sende küçük hırsız mısın?
turist kazıklamaktan tut da onun bunun karısına mı sarkıyorsun,
taciz ediyorsun,
üç beş nasıl götürürm onun hesabını mı yapıyorsun!
müslümanım diye geçinip karşındakini dinsiz görüp her şeyi mübah mı sayıyorsun
millete iftira mı atıyorsun!!

senin bakanın; çoluğunu çocuğunu rüşvetle beslerken sen ay sonu zor getirmedin mi!
şehir dışında okuyan çocuğunun parasını nerenden kısarak verdin
"bir ay 3 öğün simit yeseler asgari ücretin yarısı yapar" deyip halkıyla dalga geçen başbakan acaba neler yedi bir ay 3 öğünde
seçilemeyecek diye g.t korkusuna o korkuç sesiyle dakikalarca kulaklarını tırmaladı mı?

"ananı al git,
hadi bir takla at görelim
şehitlere kelle
tecavüze uğrarsan polisi arama "

daha neler  neler duyduk!
neler daha duymak istiyorsun ve ısrarla "say my name" demediğin kaldı
evet bu ülke karışsa hepimiz sokaktayız, hep sokakta olduğumuz gibi...

bir yanda seks kasedi erdoğanı bitirsin diye bekledik, bi g.tünü göreydik dedik ama olmadı,
yüzünden hayır görmedik belki başka yerleri onu yerinden eder dedik.

her an her saniye olaylar bitmiyor
yalaka basın, sanatçı, ünlü.. tek tük sesler çıkıyor!sen bu ülkenin yüz karasısın .

kendimce haberleri yaymaya çalışan, arkadaş listesi ancak 100 olan ben bile bir şeyler anlatmaya çalışıyorum
ama sen ünlü!
çevresi geniş okumuş kişi; senden ses çıkmıyor, meydanda yürümeye korkuyorsun
geçmişte hain dediğiniz insanlar bile fikirlerini söylemekten çekinmedikleri için öldüler.
ama sen!
senin savunduğun bir düşünce bile yok,
sen yalaka şahıs!
sende baktın herkes kem küm bir şeyler söylüyor "olur mu yasağı onaylamıyorum" deyiverdin.
belki gümbürtüye giderim de, ne şişyansın ne kebap dedin biliyorum.

tüm bunlar yaşanırken hala kendine bir adamın götünün kılı olmayı layık gören bunu dile getiren, getirmeyen şahıs!
senden kıl bile olamaz batık olur, ameliyatla alınırsın!!!




20 Mart 2014 Perşembe

sen kendine soru soruyor musun?


hiç kendinden sıkıldın mı?, onu olduğu yerde bırakıp zihnini boşaltmak belleği sıfırlamak istedin mi?
fotoğraf düzenleme programında verdiğin eskitme görüntünün içinde olmayı hayal ettin mi?
hayal ettin mi buz gibi nehire ayaklarını soktuğunu, güneşin kıpırtıları içinde dolaştığını?
hergün aynı şeyi yapan adam olmayı bırakıp birgün işe geç kalmayı, aynı saatte karşılaştığın insanların dışında başkalarını görmeyi arzulamadın mı?
para, yemek, barınmak gibi ihtiyaçlar hissetmeden doğada  fotoğraf çekmeyi, alaskanın soğuğunda çadırını sandalyeni kurup,  kutup ışıklarının hareketlerini saatlerce kaydetmeyi düşledin mi?

bu benim aklıma neden gelmedi ben daha iyisini bulurum diye zihnini zorlamadın mı hiç?
bulamadın ama yılmadığın?
bir gün yırtmayı planlayarak hayatını heba ettiğini düşündüğün ailenin dayısı gibi hissettin mi,onun yerine kendini koydun mu?
kimseyi anlamak istemediğin oldu mu?
gerçekten ama gerçekten sana dayatılan değil de olmak istediğin kişi olmayı hayal ettin mi?
intiharı düşündün mü, peki neden vazgeçtiğini?
ne kadar yaşamayı planlıyorsun?
depresyondan hiç çıktığın oldu mu?
delirdin mi, ya da delirmene bir adım kala farkettin mi durumunu?
insanların yüzüne baktın mı?

bu soruları kendime ben hep soruyorum, sen kendine soru soruyor musun?


fotoğraflar benim de takip ettiğim Jenny Söderman'ın sayfasından onunda takip ettiği çeşitli bloglara ait, bakınca içiniz açılsın diye..






















7 Mart 2014 Cuma

Reşat Enis -Despot-

Despotu sonunda bitirebildim; araya 2 hikaye ve bir kitap girdi ama sonunda bitti . Aslında hak ettiği değeri veremedim biraz içim buruk. Daha soluksuz okumalıydım hak ediyordu bu ilgiyi. Onu; araya soktuğum ince kitaplarla aldatmamalıydım..
Ama onlar da güzeldi, kapakları gösterişli, daha inceydiler...
Her zamanki Reşat Enis flashbacklerini hissettiren ve ayrıntı dolu o sıkmayan tasvirleriyle köyde başlayan zor bir yaşam görüyoruz bir çocuğun gözünden. İyileri ve kötüleri  en saf halleriyle tanıyoruz,  başka bir dünya ilerliyor kitabın yarısından sonra. Aksiyonu bol yetişkin bir Fikret görüyoruz. Dünyayı ve hayatı tanıyoruz yeniden.
Reşat Enis; romanlarında başarılı zaman kaymaları yaratan (ve bunu her seferinde yapan) güzel tasvirleri ile derdini anlatabilen bir adam, onu en iyi tanımlayan açıklama sanırım bu.
Bir de savaş yıllarında yaşadığı için kıyıdan köşeden bile mutlaka harp zamanlarındaki yaşam mücadelesine tanık oluyoruz
Okurken haz duyduğum adam da diyebiliriz kendisine

10 Şubat 2014 Pazartesi

reklamlar..

Son çıkan ve geçtiğimiz yıldan akılda en çarpıcı  reklamlar;


 explorer'ın yüzleri gülümseten 90'ları temsil eden yaşam tarzı.



BBC'nin Rusya'da başlamış olan kış olimpiyatları için hazırladığı reklam filmi var sırada. Bunu özel kılan şey ise reklamın; Game of Thrones'tan da tanıdığımız Tywin Lennister'in sessiyle hayat bulması

      


          
 ofiste ve günlük hayatın stresinden sıyrılmak isteyen babasının yerine kendini koyup Jello markalı puddingini paylaşan çocuk :)
                                                               

benimde geçenlerde yaşadığım çarşamba sorunsalına bir değinmişler Hump day! 
bir devenin ofiste herkesi deliye çevirdiği o anlar :)


Gogle maps in gerçek bir hikayeden yola çıkarak hazırladığı bir çalışma var sırada. Çocukken trende uyuyarak kaybolan ve Avusrturyalı bir aile tarafından evlat edinilen Hintli Sarro'nun ailesi ile buluşmasını görüyoruz.

















1 Şubat 2014 Cumartesi

The Secret Life of Walter Mitty

Nasıl unuturum ben bunu;
Walter Mitty diyorum da başka bir şey demiyorum.
İzledim hem de yalnız. Özlemişim yalnız gitmeyi. Neyse süperdi, aksiyon olmadan hayatı soru cevap şeklinde yaşadığım (doğrusu; soru sorduğum ama cvp alamadığm) bir dönemime denk geldi, güzel oynamış Ben Stiller,  1940'lı yıllarda yazılmış kısa hikayeden uyarlama  olan filmi o yönetmiş bir de, on numero yine olsa yine giderim.
Şimdi bende Grönland'a, İzlanda'ya gitmek istiyorum, ne sakin ve duru bir güzelliği varmış; dozunda ve sakin. Okurken, izlerken, yaratırken; küçük bir ayrıntının peşine düşmeye ve sonunda şaşkınlıkla karışık "hızır bir bilmece gibi" dediğim sonları seviyorum.
Filim de bu beklentimi karşıladı, son zamanlarda izlediğim en iyilerden biri.
Gidilesi, ya da indir bir şey yap ama görüntü kalitesine dikkat et, zira o mühim...
Puan konusunda üniv. hocolarını aratmayan IMDB bile 7,6 vermiş, hayret ama çok da sallamamak lazım bu puan meselesini, dediğim gibi sinema bir sınav mı puanı olsun?
Size filmde en sevdiğim kare ile veda ediyorum.

31 Ocak 2014 Cuma

cumasal faaliyetler



Faaliyet falan yok. Evde geceden yaptığım ve sabah dolaba koymayı unuttuğum yemeğin bozulmamış olmasını diliyorum ve eve gitmek için saatleri sayıyorum.

Yaşam enejimi, espri anlayışımı kaybediyorum sanki, daha da büyüdüm görmeyeli, oysa ne severdim yolda yürürken gözlerimi kapatmayı, rüzgarı dinlemeyi.aklıma bir fikir gelince heyecanmayı,
kendi kendime konuşup aklıma komik bir şey gelince  gülmeyi.. (delimişim ben bu arada :)
Unutuyorum sanırım süper bir müzik dinlerken ya da on numara elektro gitar solosunda kafamla ritim tuttuğum zamanlarımı özlüyorum.
Şimdi hiç bir şey için zamanım yok, rüyalarım yorucu.

Evdeki yemek ne durumda. Bozuldu mu? Gece 11'de yaptığım; kalan son enerjimi ona verdiğim yemek bozulmuşsa emekler heba olacak.Emekler heba olacak...

Sizi frank zappadan bir parça ile uğurluyorum. Cuma deyip gezmek ister ama bir taraflarınız donar biliyorum fena soğuk var dışarıda. O yüzden eve gidip bir harry potter mı izlemek lazım bilemiyorum, zaten yarın çalışıyorum. Büyü falan anca kurtarır beni....



25 Ocak 2014 Cumartesi

Sardım Buna


Sardım buna köşesi yaptım ya kendime; gerçekten hergün yeni bir şarkıya sarıyormuşum hiç fark etmemiştim.
Dünden beri belki 40 kez (40 bu arada afaki bir sayı değil gerçek) dinledim bu parçayı
Barış Manço'nun Little Darling şarkısı. İnsanlar bıktı resmen benim yüzümden.

Barış Manço şarkılarının yeri başka ama İngilizce şarkılarının yeri ondan da ayrı benim için.
Eğer BarışManço'nun yabancı parçalarını keşfetmediyseniz bir önayak olayım istedim. Beni favorim Trip fairground parçası, ayrıca Old Pavlin, Nick the chopper var böyle gider bunlar.
Bugün bir sahaf turlaması yapıp plağını bulmayı hedefliyorum.

24 Ocak 2014 Cuma

sabah sabah.. sandalye kapmaca


Sabah; her sabah gibi son dakika uyanıp üstüme bir şeyler geçirip koştura koştura işe giderken iş yerinin altında; çalışanları suratsız ama ürünleri lezzetli pastaneye girdim.
Oldukça küçük olan pastanenin kapısının önünde 4 masa falan var, liseliler takılıyor. Sandalyelerden birinin ucuna gayet çekinerek ilişmiş; (sabah onu görünce ne tonton tatlı teyze bu ! dememe sebep olan insan) yaşlı bir teyze var. Neyse dedim, bir şeyler yiyecek parası yok, belki yorulmuş ama emaneten oturmuş...

Ve pastaneden içeri girdim gözlerim simit arıyor göremiyorum. Neyse başka bir şey bakayım.
O sırada küçük çocuğuyla bir anne geliyor aldıkları elinde -"oturacağız ama yer yok"

Dedim ya suratsızlar diye "o teyzeyi kaldıralım bir şey yemiyor zaten " diyor  çalışan kadın.
yuh bu ne oldum tabii!!
Anne: "yok ya kaldırmayın teyzeyi, şuraya otururum (bknz: başkasının yanını kast ediyor)
Atak çalışan; teyzenin altından sandalyeyi alıp kadına veriyor. Teyze; bir önüne, bir ardına bakıyor. Ne vardı yani der gibi.

Tabii ben pastaneden çıktım bir şey almadan. Tüm bu sahneler bir kaç saniye içinde oldu.
Çıktım başka yer aradım. Simit aldım.  Benim bir şeyler almamam çok anlam ifade etmiyor pastane için, ama bende böyleyim. Bir daha gireceğimi sanmıyorum oraya. Sonra düşündüm. Keşke;
-teyzeye bi çay getir!! benden.. deseydim diye, kendime kızdım daha önce akıl etmediğim için..

16 Ocak 2014 Perşembe

Durun! İntihar edeceğim


Durdurun şu kavgayı çekilin oradan! sesleri sokağı bölmüştü

O gün  firenlerı gevşek, gövdesi paslı, pedalı çevirdikçe gıcırdayan bisikletimin arkasındaki sandıkta dilimlenmiş ekmek taşıyordum. İşim buydu. Ekmek dilimleme makinası çıktığından beri restorantlara poşet poşet dilim ekmek taşıyordum, okuldan sonra kalan boş vakitlerde, hafta sonları.

Sıcak sıcak dumanı üstünde taze çıtır ekmekleri bizim fırından alıp dağıtırken bir gün kokuya yenik düşüp bir dilimi tırtıklamaya başladım. Derken her seferde ekmekleri yemek alışkanlık haline geldi. Ekmek yemeyi küçükten beri severdim ama her an böyle tazesini bulmazdık. Gide gele tırtıkladığım ekmeklerin bir gün başıma bu kadar büyük bela açacağı aklıma gelmemişti.

Yine onca dilim arasında 2 tane yesem ne olacak nasılsa anlamazlar diyerek ekmeği bütün ağızıma atmıştım ki usta beni sokağın başında gördü, ağızımdaki bütün ekmek; bir yandan ekmeğin tazeliğinden ıslanan ağızımın içinde dönüyor, bir yandan da midemden beynime bir ateş dalgası yayılıyordu. Mecbur yuttuk ekmeği. Bisikletimi yakaladığı gibi beni alaşağı eden ustam bir güzel dövmeye başladı.

-demek ekmekleri yersin ha! diyerek girişitiği mücadelede bisikletim devrildi, ağızı gevşemiş ekmek poşeti başka bir yana savruldu. İçinden birkaç parça caddenin ortasına dağıldı. Birkaç dilimin lafımı olurdu halbuki! benim onca ter dökmeme. Üstelik para da almıyordum. Eve ekmek götürüyordum her gün.
Ama aklım ermedi bu işe, bir de karşı çıkmaya kalktım. Atılan dayaklar her seferinde etlerimi kabartıp kızartıyor, bu hiç şakaya benzemiyordu.

Etraftan yardıma kimseler koşmuyor merak edip bakmıyorlardı bile. Canım sıkılmış, gözlerimden tonlarca yaş akıyordu. İri koyu yeşil gözlerimin çizgi film karakterleri gibi parıldamasına sebep olan bu dayak; beni yol ortasında madara etmişti. Karşı bakkalın camekanından yansıyan aksimle burun buruna gelince anlamıştım; erkekliğe bok sürdürmemem gerekiyordu. Tam dönüp hıncımı alayım derken, az evvel kimsenin önemsemeyip bakmadığı bu kavga için şimdi seyircilere bilet kesilse iyi para kaldırabilirlerdi. Neyse, yüzümü tam ustaya dönmüştüm ki yumruğum havada kaldı, benim yumruklarım onunkilerinin yanında bu kadar küçük kalacağı aklıma hiç gelmemişti.

-vay köpoğlusu bir de el kaldırıyor! diyerek daha da kızan usta, bütün gücümün ona yetmeyeceğini sanırım benden önce fark etmişti. Bacaklarıma kürek gibi elleriyle, ayaklarıyla vuruyor, rızkını kediye yüklediği için bir bana bir kendine kızıyordu. Aralarda seyircilerden cılız seslerle itirazlar kulağıma çalınıyordu
-yeterdi ya hu!
Evet sanırım çokça dayak yemiştim. Canımın yanması; yerini sıcak ve yanma hissiyle karışık uyuşmaya bırakmıştı. Kafasında yemeni bozulmuş daha doğrusu tam takılamamış, pespaye üstü başıyla 1 saniyeliğine anamı gördüğümü sandım, sonra bayılmışım.
Uyandığımda acı içinde annemin kucağında buldum kendimi ama annem bile benle ilgilenmiyordu. Herkes damdaki adama bakıyordu. Neler oluyordu!

Evinin çatısına çıkan bu adam uzun zamandan beri işsizdi.
-Evine ekmek götüremiyordu ne zamandır fısıltıları yayıldı kalabalık arasında.
Saatlerini kahvede ya da evde geçirdiğini ben bile biliyordum. Oysa adam; yetti be hayat, çekilin atlayacağım! diyordu. Bizim yüzümüzden atlayamamıştı, üstümüze de atlamamak için önce kavganın bitmesini beklemişti sanırım. Beni döverken yorulan ustam,  kıpkırmızı soğuk kesiği ellerini havaya kaldırmış yapma yahu! diyordu.

Acı içindeki inlemelerime annem sonunda başını çevirip bakınca alnıma sıcak öpücüğünü kondurdu, ama
-dur yavrum bu adam atacak kendini! deyip beni teselli etti.
Kimse benle ilgilenmiyordu. Yoksa bu adam da dayak mı yemişti izinsiz ekmek yemekten. Çünkü mahalleye rezil olan bendim ve sanırım benim de intihar etmem gerekiyordu.
Ekmeğin  ciddi bir sorun olduğunu o gün anlamıştım.
Başka hiç bir besin benim dayak yememe, onun atlamasına sebep olamazdı.

15 Ocak 2014 Çarşamba

şiir



gözlerimi açık tutamıyorum
uyuyorum adeta iş yerinde
uyuyan bir ben miyim? diyorum
ansızın gelen Şefik bey " bu kaçıncı! " diyor
ben gözlerimi açık tutamıyorum, kapatıyorum bir kamyon azara rağmen
zor ayakta duruyorum
yorgun ve bitkin bir haldeyim bu gece gezmeleri yüzünden
her gece oyuna geliyorum tavernalarda
ahh o sabahlar!!
işe gitmek için kalktığım zifiri karanlıklarda
yatağımı terk etmemek için taklalar atıyorum
aslında seni unutmak için geçirdiğim geceleri sabahlara değişmem
yo yo beni yanlış anlama, bunların hepsi bir işte barınamamamdan
dışarı çıkınca unutuyorum yeniden sabah olacağını
ya da istemiyorum ayık kafayla her sabah o ekşi yüzlü Şefik'e bakmayı.

9 Ocak 2014 Perşembe

Kemal Tahir- Köyün Kamburu-

Bitti sıcağı sıcağına yazayım dedim .
uff o ne kitaptı öyle :) diyerek başlıyorum anlatmaya.
Yaşanan entirika ve akıl oyunlarını 430 sayfa hiç soluksuz okumaktan beynim giti geldi.

6 bölümden oluşan Köyün kamburu hiç şüphesiz; köy yeri konuşmaları, dönen dolaplar ve ülkenin 1. dünya harbi dolaylarında yaşadığı sıkıntıları kara mizah şekilde yüzüme çarptı diyebilirim.

Öyle bir kitap ki; sanki bende o köyde, onlarlaydım. Şive, konuşma stillleri o kadar başarılıydı düşünün. Birçok yerde için için güldüm. Tüm köy halkının kurguda bozulmalar olmadan bu kadar net aktarılıp  birbirine bağlanması başarı. Çorum'un bir köyünde geçen hikaye baş kahramanları herkes, ama esas konu Parpar Ahmet'in oğlu Çalık Kerim üzerinden dönüyor.Köyün önemli adamları olan hoca efendi ve muhtar heyeti tarafından Parpar, çalık diyerek itilen ve köye Allah tarafından gönderilmiş bir bela gibi görülen  bu karakterler köylünün çıkarlarına göre "ulan iyi , ulan aferin" alabiliyorlardı zaman zaman.
Temposunu hiç düşürmeden devam eden kitap; dudaklarda tatlı bir tebessüm bırakıyor.

7 Ocak 2014 Salı

Hari ho ho ho


Ben de moda hakkında yazayım en ucuz, en kaliteli, en şık nerede var benim neyim eksik dedim! ama takipçilerimin 4/3'ü erkek miş yahu. Zaten 4 kişi var :) Kime modayı anlatayım bilemiyorum o zaman erkek modasından bahsedebiliriz.
Hafta sonu neymiş bu H&M deyip kızlı erkekli oraya gittik çok övüyorlardı, hakikaten ben ucuza bir şeyler buldum. Ama erkek reyonu için bir şey diyemiyorum.(Taksim'de şubesi açılmış ilgilenenlere duyurulur. .)
Genel olarak erkekler ucuz şeyler bulamıyor, onların mağazaları ya %70 indirime girmiyor ya da çok zevksiz şeyler oluyor. Hal böyle olunca maskara olmak ile çekici gözükmek arasındaki çizgi inceliyor.

 Ben biraz salaş tarzı seviyorum. Özensiz saçlar, dağınık üstbaş, hantal botlar...




sivri burun, parlak ayakkabılar, dar omuz necati kıvamındaki ceket ve kısa paça pantalonla giyilen çorapsız ayakkabılar intihar sebebi..




örme salaş kazak ya da hırkalar, kar v.b. desenli renkli kazaklar, kapşonlu sweatshirtler süperr..
biraz abartmışlar sanırım :)



Özetle zorlama sitil; yapay ve itici. Vücut yapısı da önemli tabii. Dozunda fit olmakta fayda var
                                       
al sana zorlama still




bknz; adamın dibi





Bradley 'nin deri ceketi;tüm zamanların modası geçmeyeni





Eğer ergenseniz istediğinizi giyin gitsin.





ama bu abi gibi boynunuzu bükmek istemiyorsanız, biraz sağa sola bakın ama zorlamayın, saçınızı uzatacaksanız uzatın gitsin, herkes gibi üstten bir tutam saçı yana atmak zorunda değilsiniz. Papyon da hayatınızı kurtarmayacak. Moda insanın kendine yakışanı giymesidir deyip bitiriyorum.
Kendime not: ben bu moda işinden anlamıyorum