Pages

18 Nisan 2014 Cuma

bir gün..

Otururken bir kaldırım taşında, gördüm insanların ne kadar hızlı geçtiklerini, geçerken ceplerinden düşenleri; bozuk paralardan tut da küçük kağıtlar mendiller..
Hayatı yavaşlatmak istiyorsan oturup insanların gürültüsüne dışarıdan bakmak yeterli. Ve o hızda benim gibi yorulmuş soluk almak isteyen yaşlı amcalar, gövdesini sürüklerken bitkin düşmüş teyzeler var yan kaldırımlarda. Öylesine sıcak ve bunaltıcı bir hava var ki adım atmak istemiyorum, gürültü desen kendi kafamdaki sesi duyamayacak kadar. Yapacak bir şey yok, serinlemek için bir gölgelik bulmak lüks öğle saatlerinde. Ama pahalı kafelerdeki zengin ablalar sere serpe hem oturup hem de garip isimli içkisini yudumlarken eliyle yelpaze yapmayı ihmal etmiyor. Oysa yanımdaki komşu teyzenin kafasında; bir ağaç altında soğuk bir limonata hayalinden başka bir şey yok. Hayatın adaletsiz olduğu ve böyle kalması için elimizden geleni yaptığımız bir günün tam ortasındayım.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Vasiyet sokağında sıradan bir gün

Vasiyet sokağında Sonbahar esintisi var. Mevsim Sonbahar, normal.
Daracık kaldırımına tatlı bir rüzgar çarpıyor, yandaki yüzyıllık kilisenin bakımlı bahçesinden. Yola uzanan birkaç dal savruluyor hafifçe. İki elde poşet olunca bu işlek sokakta, kaldırımda yürümek ne güç iş.
Yolun karşısından dedikoduyla karışık Türkkahvesi kokusu duyuluyor.Vasiyet sokağında sıradan bir gün bugün.
Yıkılmasın diye tahta direklerle güçlendirilmiş ahşap evlerden sızan toz bulutları; güneşin vurduğu yerlerde binlerce balık yavrusu gibi yüzüyor havada.
Bahçeli bir gecekondudan köpek havlaması duyuluyor.Sıradan bir sonbahar günü.
Kaldırımda sıkışınca yola adım atmak istiyor insan. Ne mümkün! Araba trafiği hiç bitmiyor. Korna sesi... Hoop! yine kaldırımdasın.

15 Nisan 2014 Salı

Seni Beklerken..


 Ahhh! İç geçirirken düşen sigara küllerimi toplamaya çalışan bu hizmetçi kız canımı sıkıyor  “beni yalnız bırak!” ve düşünmeme izin ver.
 Daha hırslar ve para gözümü karartıp zirveye giden yolda insanları harcamamışken ve renkli boyalar alacak paramız yokken bir resim için, Ayten yapmıştı bu resmi bana. “Her zaman mutlu olduğumuz günleri sana hatırlatsın” demişti verirken hediyeyi.
Oysa hep aklıma; insanların bir ışığa nasıl hayran baktıkları ve seyredecek bir şey yokken, sadece ateşi yüz binlerce yıl nasıl izledikleri ve haz duydukları,  bir o kadar korktukları gelirdi. Benim gibi yaşlı ve ölüme yaklaşmış bir adamı, sahip olduğum onca şeye rağmen böylesine düşündüren tek tablo onunkiydi, aydınlanan yüzde gördüğüm dudaklar Ayten’in idi. Kalem gibi ellerde onu gördüm. Tıpkı atalarımın ateşi izlemesi gibi seyre daldım yıllarca. 
Deliye döndüğüm, kaybettiğim savaşlar ve attığım zafer naralarında gözüme ilişen bu aydınlık yüz, bana her seferinde sakin ol dedi. İnsanın ateş olmadıkça bir hiç olduğunu anımsattı. Yıllarımı; onsuz makarna süzgecindeki gibi suyumu önce hızlıca çıkarırcasına nasıl emdiğini, sonda kalan damlaların bedenimden itinayla dökülmesiyle kuruduğumu düşünmekle geçti, yapıştı avurtlarım.
 Ayten’ den sonra 4 kez evlendim ama hiç biri onun kadar sahici ve güzel gülmedi, hepsi benden genç ve bakımlıydı, ancak hastalardı. Hastalık kimisinin aklında, kimisinin bedenindeydi, ama her halükarda ruhsal bozukluklara dayanıyordu garip takıntıları. En kral sofralarda yenen yemekler; kuzular, külbastılar envai çeşit tatlılar ya yenmeden kalıyor ya da gençken çayırda yenen kuru bir somun ekmek ve karpuzun tadını vermiyordu, çoğunlukla da tuvalette biten kusma seansları nedeniyle sıkıldığım kadınlar; beni yeterince modayı takip etmemekle ve anlamadığım bir yığın sohbette eğreti durmamla eleştiriyordu.
“Ya hu” diyordum kendinize bakın! Tabii yaşam standartlarımın yanıma uygun gördüğü bu rengarenk entariler altındaki soluk kadınlara yardımcı olmak benden geçmişti. Herkesin sırtımı sıvazlayarak yanlarına gönderdiği bu kadınlarla aslında bir cinsel yaşamım bile olamıyordu; heyecanla başlayıp biten yatak maceraları yorgun kalbime iyi gelmediği ve her defasında acemilik hallerimizi özlediğim sınır ve mekân tanımayan hevesimizle Ayten ile olan kavurucu yakınlaşmalarımız aklıma geliyordu. İşte o zaman kanımı sadece bir şişe kanyak ısıtabiliyordu.
Yılların onun yokluğunda bu kadar kapanmaz derin bir çukur açacağı, beni bırakıp gittiği kış aklıma düşmemişti daha. Herkes “Allah takdiri” derken genç ve tecrübesizce ölenle ölünmeyeceği masalına kendimi inandırmıştım. Kısa sürede tanışıp evlenmemizin ardından 3 yıl yaşamış, yokluk ve bakımsızlıktan verem olmuştu. Ancak ardında çok güzel tablolar ve çizimler bırakmıştı. Sevecen ve her zaman gülen bu kadının beni sevdiğini anlamak için çetrefilli yollarla ya da hediyelerle gönlünü kazanıp modern dünyadaki gibi ona oyunlar etmeme gerek yoktu. Mum ışığında yediğimiz bir kap yemeği gece yarısı alevlenen vücutlarımızdan kat be kat çıkarıyor oluşumuz yetiyordu anlamak için bir çok şeyi. Yine öyle gecelerden birinin sabahında yapmıştı bu tabloyu. Bakınca hiç akıl erdiremediğim bu tablonun manasını sorduğumda, bana “en soldaki maymun; bizim birbirimizden ayrı geçen gençlik ve çocukluk yıllarımız, ortadaki beraber yaşayacağımız aydınlık ve uzun ömrümüz, en sağdaki de işte o birimizin diğerinden ayrı, ama onu anarak geçireceği yıllar olsun” demişti. Bu fikri hiç sevmememe rağmen onun bu kabiliyetini sessizce bir öpücükle kutlamıştım, küçük duvarımızın neredeyse tamamını kaplayan bu eserin sahibini.
Benim yüklediğim onca mana ve yalnız geçen yılar sonunda artık tablo koca evimde küçük bir sinek vızıltısına dönüştü. Ben ondan gelen sesleri duyamaz oldum zaman zaman, karşısına geçip izledim. Ama yokluktaki kayıpları telafi etmek adına çok çalıştım ve çalıştım. Yemeyi, içmeyi unuttum, yeri geldi bir baktım hırslarım beni sağır ve kör etti, istediğimi görür ve duyar olduğum zamanlarda oldu tabi.
Koca evin içinde kendimi kaybedip aramaya başladığım zamanlarda hep bu odada buldum kendimi anlamadığım tablolara bakarken “işte” dedim paranın satın alabileceği en pahalıları burada saatlerce izlerken ben, entelektüel çevrelerden tam puan aldım. Anlamını arıyorum sandılar halbuki bir avuç paradan başka bir şey etmediklerini düşündüm. Biri hariç. Beni sadece bilinen artistlerin en koyu koleksiyoncusu değil aynı zamanda gün ışığına çıkmayan sanatçıların eserlerine değer veren bir zengin olarak gördüler ve beni bir sürü şey daha zannettiler Ayten! (Beni sonradan görme bir maymun, taşradan gelen ve düzenin çarklarını döndüren yancı zannettiler daha da önemlisi)
Karanlık çökmek üzere havada ılık bir bahar esintisi dolaşıyor. Yılların emektarı Safa; azarımı yemesine rağmen bir bahaneyle beni kontrol etme alışkanlığını kaybetmeyen tek dostum ve yardımcım. Yine falanca bir şeyler unuttu bahanesiyle geliyor yanıma.
“gidin artık Safa Kaptan, dümeni bana bırak” diyorum.
Bir göz süzüyor karşıdan, endişeli mi? Seçemiyorum. Tam şuan kafam bulanıklaşmaya başladı bile sinirleniyorum boş ve anlamaz bakışına
“gidin” “herkes gitsin” sert ama kararında çıkan tonlama ona topuklarının üzerinde kapıya doğru tam ve kesin bir dönüş yaptırıyor “daha içmeyin” diyen bir ses koridorda yankılanıyor ya da yankı sandığım bir uğuldama kulağıma çalınıyor.
Küçük sızılar halinde gelen ömrün sonunu hissediyorum, başımda bekleşen leş kargalarını da, kalbim sızlıyor. Bir ömrün sonu böylesine güzel gelemezdi. Ölmeye hazırdım; birkaç yudum içki ve onula beraber şimdiki kadar hiç hazır olmamıştım. Ve yine ayaklarının dibindeyim sana bakarken, o resimden çıkıp yine bana gelmeni bekliyorum.