Pages

1 Aralık 2015 Salı

yokuş



oktayla yürüyoruz
yokuş aşağı
her gün yaptığımız bir şey
bir aktivite olmuş
garipsemiyoruz
kuruyemiş dükkanına giriyoruz
2 liralık leblebi, iki bira alıyoruz
sonra ver elini sahil
efkar geliyor denizden denizden
e biz de hıyar değiliz
şişiriyoruz ciğerlerimizi
her akşam sıkılmadan...

30 Kasım 2015 Pazartesi

kısır hayat


akşamdan kalma serserilik, alkol, biraz kusmuk var yollarda
gözler telaşlı ama mecal yok hamallarda
mallar yollara dökülmüş
bir sonraki geceyi bekliyor kaldırımlar
...

birkaç yüz sarhoş gelip geçecek
birbirine dolanan ayaklar ezecek kaldırımları
sesler yükselecek gece yarıları
taşkınlık yapacak delikanlılar
itişme, arbede gırla
ve sabah yine ekşimiş meze, alkol kokusu içinde mecalsiz bir telaş olacak gözlerde
bu böyle böyle gidecek vaktin sonuna kadar..

20 Nisan 2015 Pazartesi

Çiçek Küpeler


Yaşamayı beceremiyorduk, yaşamıyorduk . Biz hepimiz, tek başımıza ya da başkalarıyla.. Farketmiyordu. Bu şehir sıradan ve ızdıraplı koşturmacasının içinde bizi ezip suyumuzu çıkarmıştı bile. Ondan uzaklaşacak gücü bile çok görüyordu zaman zaman. Hayat dediğimiz şey yerini hırs ve  yaşam kavgasına bırakmış, şehir; masum ve çocukça olduklarını sonradan anlayacağımız hayallerimizi dertop edip bir köşeye atmıştı bile. İşte tüm bunlar yüzünden yaşayamıyorduk birlikte ve dağılmaya mahkumduk.Cıvık cıvık çamurlu suların içinde bile isteye delik ayakkabılarımızla koşuyor gibiydik.
Süslü lafların bir süre sonra fasafisolaştığı, yarım yamalak kaldırım taşlarında tesbih sallatıyordu çapraz komşu kızı. Mis gibi havanın ciğerlerimize indiği bir yaz gecesi; şangır şungur tartaklanıyoruz müstakbel dediğimiz kaynanamızın zengin damat merakı tarafından hiç beklenmedik bir anda. Bir takım gevelemeler dökülüyor Leyla’nın öpmelere doyamadığım dudaklarından. Bir apartıman boşluğundayız, beton sıvası yeni çekilmiş.Yankı yapıyor sesi. Bir lafı iki kez işitiyor kulaklarım. Bir seferi yetmez gibi. Uğuldamalar oluşuyor “olmaz, olmayacak annem vermez deyiveriyor”gelişi güzel. Sinirleniyorum, öfkeden delirmek üzere buluyorum kendimi. Gözlerim doluyor, ben ki sünnetten beri böyle bir acı görmedim, o zaman bile erkekliğe yedirip ağlamadım. Arkamızda mahallenin bebeleri patlak topla, şambrelle bağrış bağrış mücadele ediyor. Kafamı gökyüzüne kaldırıyorum. İsmini cismini bilmediğim İstanbul kuşları uçuyor caminin minaresi etrafında. Yedin be bizi İstanbul! Sefalet boynumuzu büküyor zırtapoz tipler önünde. Tiksiniyorum her şeyinden senin! Babadan yadigar lacivert taşlı tesbihim bileğimden düşüyor farketmeden. Leyla’dan bile nefret ediyorum. Eski Leyla’yı sevmek istiyorum bir yandan. Kafamdakini kirletsin istemiyorum, bakamıyorum yüzüne tüm bunlar ve daha sayamadıklarım yüzünden.

“Sen ne düşüyorsun peki?” diyorum sesim egzozu bozuk otomobil gibi bangır bangır. “Hiiç” diyor. Küçük omuzlarının üzerindeki başı kıvrılıyor yana. Geçen yaz memlekette kulaklarına ellerimle taktığım çiçekli küpesi görünüyor ince telli saçlarının arasından. Gözlerimden yaşlar akıyor aynı anda. Amca oğlu Musa ile göz göze geliyoruz. Karşı kaldırımdan korkmuş ve üzgün gözlerle bakıyor çakmak çakmak. Küpenin etrafına dolanan saçlarını kurtarmak istiyor elim yılların alışkanlığıyla, zaptı zor ellerimin biliyorum. Ağlıyorum olduğum yere çöküp. Bilmiyorum ya!Böğüre böğüre, çirkinleşiyorum iyice.Musa elinden cigarayı fırlatıyor, sağına soluna bakıp atılacak gibi oluyor yanıma doğru, elimi kaldırıyorum dur! gibisinden. Leyla şaşkın ve çaresiz yüzüme bakıyor en doğrusu bu havalarında. Küpeleri geri verseydi bari diyorum. Memleket ve sen artık ikinizi bir arada görmek mümkün olmayacak.





4 Mart 2015 Çarşamba

Ben birgün hiç unutmam-3



Havanın gene bilmem kaçıncı fikir değiştirişi bugün, sağlam bi küfürü hak ediyorsun ama boğazım kötü hastalık tırmanıyor sesimi çıkarmıyorum içimden saydırıyorum..

O mahur beste çalıyor müjganla ben ağlaşıyoruz. Müjgan ne güzel isim öyle.. sanki ağlamaklı her günün gecesi, ağlayacak bir omuz gibi..Müjgan diye bir arkadaşın olsun sırtın yere gelmez gibi mesela.

Nerden gene hasta oldum bu kadar, evden işe işten eve hayatım arasında. Yol da kısa üstelik, beni gören bağışıklığın zayıf diyor. Hep bir inkar çabasında olduğumu farkettim şuan. "yok canım ehe ehe salgın var çok fena! benim diyen adamı bile yatak döşek yatırıyor" diyiveriyorum. Salgın var bu arda yoksa zayıf falan değilim iyi besleniyorum ben..

Geçen "uykusuz kış" alacağım diye (uykusuzu her hafta aynı büfeden alıyorum) büfeye gidip elceğizlerimle 2014 yılını almışım okuyorum. Bir de diyorum bunları biliyorum ben, off yarım saat sonra falan fark ettim yanlış dergiyi aldığımı, bütün hevesim kaçtı..

İlk  hunili adamı buldum, milattan önce 200 yıllarına ait yanda gördüğünüz figür.Şaştım kaldım güldürmedi desem yalan olur sabah sabah..

23 Şubat 2015 Pazartesi

Ben birgün hiç unutmam-2


-Hafif 3d istediler geçen gün. 3d bir kere hissiyat olarak bile yeterince ağırken hafifini nasıl yapalım biz..

-"Bu işin zamanlaması hiç yok" ile başlayan cümlelere inanasım gelmiyor. Arkadaş 3 ay bütçe onayında beklet, müşteriyle anlaşama işin yapım süresine 1 hafta bırak, sonra gel bana "3 gün sonra baskı var"
de. Bu işler hep yalan dolan. Bilmiyor muyuz sanıyorsunuz biliyoruz ama he he deyip geçiyoruz.

-Kedi milleti karda bile catwalk yapıyor, kedi yapmayacak da kim yapacağmış..

13 Şubat 2015 Cuma

Ben birgün hiç unutmam..


Bugün cafe nin tekinde oturuyorum, uykusuz okuyorum bir yandan gülüyorum kıskıs kendi kendime..
Derken arkamda oturan üç kızın gülüşmesini duydum ve muhabbetine kulak misafirliği edeyim dedim, ilgimi çekti çünkü.
   -ya götümle barıştım resmen kim kardaşyan sayesinde, artık tayt üstüne tişört giyebiliyorum.. dedi.
kulaklarıma inanamadım özgüven patlaması yaratmış liseli arkadaşımızda kardaşyanın poposu..işe yaramış, kendisini kınamıyorum kesinlikle, ergendir vücuduyla barışık olsun tabi, bu arada bu yılı popo yılı ilan etmişler heheyy.. o tayt üstüne tişört giymiş çok mu?

-çin burçları diye bir şey var,  herkes ne olduğunu merak edip bir kez olsun bakmıştır eminim, maymunu var tavşanı, horozu var.. iyi hamam böceği falan yok dedirtiyor valla. Ben ejderhayım bu arada en cool benimki..

- ofise viyanadan likörlü çikolatayla susurluktan pişmaniye geldi, kültür şoku yaşadık resmen. Bi ona baktım bir buna. Pişmaniye her zaman yersin boşver onu çikolatanın tadına bak diye içimden bir şey dürteledi beni. Aldım ısırdım.. ııyyhh ne korkunç kabus bir tat, kabak çekirdeği yerken acı bir tanesine rastlarsın ya; yüzün tarifsiz bir şekil alır dilin uyuşur, ağızın burulur sulanır, nefterlik olursun. İşte öyle oldum. Gözlerim tatlı bi şey aradı o anda pişmaniyeye saldırdım ve bir ısırk aldım işte yurdumun pişmaniyesi.. viyanadan gelen likörlü çikolata da neymiş yahu..

15 Ocak 2015 Perşembe

Güneşli Günler


Neşe içindeydik o günlerde. Çünkü kıtlık vakitlerine alışmıştık.

Radyolarda savaşın bittiği, bizimse adeta politik bir başarıya imza attığımızı söylüyorlardı, her şeyin dışında ama bir yandan da içinde kalmıştık. Biz diyorum; biz beş kişiydik. Belki de daha fazlasıydık omuzlarımızda en az 3’er kişinin hatırasını taşırken.

O sırada Ahmet’le çöpleri karıştırıyor tahta kasalar arıyorduk yakacak, her şeyin sona erdiğini o gün tesadüfen duymuştum, beynime kadar bir ateş, bir sıcaklık yürüdü aniden.

Böyle mutluyduk aslında. Birer kap yemekle geçiniyorduk, geziciydik ama kendimizi fukara hissetmiyorduk, savaş sağ olsun, herkes aynı durumdaydı. Ben neşelenecek bir şeyler her zaman buluyordum kendime. Ama o gün bilemiyorum içime kasvet girmişti belki bu sebeplerden, artık yoksulluğumuz daha çok canımı sıkmaya başlamıştı.

Ahmet; bir nara attı “ohh be!”

Öyle içtendi ve onca zaman içinde biriktirdiği sessizlik dışarı fırlamıştı adeta. Bense sessiz ve düşünceliydim. Ondan tiksindim.

Ahmet grubun en sıkılganı ve sessiziydi, saftı, hatta aptal bile denebilirdi onun için. Hiçbir vasfı tam olarak hak ettiğini bile düşünmemiştim. Ben neşeliydim mesela. İpsiz Nuri ile sapsız Raşit te durmadan konuşurlardı; durumumuzu, nereye gidiyoruz, zaten neyimiz vardı, ne gülüyordum mesela ben her şeye olur olmaz. Rahatsız tiplerdi anlayacağınız.

Köse Halil de; köseydi misal, bir evsizin başına gelebilecek bulunmaz bir nimetti köse olmak. Böylece her zaman filinta gibiydi, en tipi düzgün olanımız oydu, öteberi çalarken göze batmazdı. Ama biz öyle miydik?

Ahmet’in bu sevinci, savaşın bitmesi, kıtlığın sona erecek olması…Onun gözünden görmeye değerdi her şeyi, onca zaman beklemişti nihayetinde. Sorun bendeydi sanırım. Ahmet eline geçirdiği 3, 4 sadığı kapıp “bizimkilere haber vermeye gidiyorum “dedi, çok sevineceklerdi! Benim yüzümde istediği sevinci görememişti. Şaşkındım çünkü. Yanımdan uzaklaşırken ben de elime birkaç kasa aldım, peşinden gittim. Ahmet heyecanla yanlarına yanaşırken ben arakada kalmıştım bile.  

Bizimkiler sokağın köşesinde harabe evimizin önünde ateş yakmış ısınmaya çalışıyorlardı. Mevsim kış, hava dondurucuydu.

Bitmeyen ağrılar, soğuk kesikleri demekti kış. Raşit için daha bir zordu, romatizması vardı sıcak ve güneş kemiklerine iyi geliyordu, hep bir sahil kasabasında yılın her günü güneşli bir yerde yaşamak istediğini söylerdi. Ateşin başında en çok sokulan da o olurdu. Yüzümde soğuğu, burnumda yanan öteberinin kokusunu duydum. Plastik, kağıt, tahta…

Ahmet’in elindekilerle beraber yaptığı hararetli açıklamaları kalabalığı ayağa kaldırmaya yetmişti.  Şimdi hepsi kol kola zıplamaya ve sevinmeye başlamışlardı bile, bense uzaktan onların sevincini anlamaya çalışıyordum.

Daha aç ve daha yoksul olup itileceğimizi biliyordum, sevinemiyordum. Biz zaten hep açtık, kıtlık bizi sıradan insanların seviyesine çekmişti; artık herkes açtı. Bu bana koymuyordu.  Ama onların yüzündeki umutlu bakışları silmek istemedim.

Nuri bana sesleniyordu
” heeeyy şu salağın demesine bakmayız doğru mu bu bitmiş mi savaş?”
Cılız bir “evet bitmiş artık güzel günler göreceğiz “dedim gülümseyerek.

Raşit; “ güneşli de olacak mı?…”


Kadıköy..


aylardan Kasım saat 9 buçuk
müdavimler dışında mekanlar bomboş,
sanırsın kış gelmiş!
bir kedi bakıyor bana,
yukarıdayım ona göre
yukarı bakmak bir zorunluluk mu?
bu gece zıkkım gibisin hayat
yutuyorum gitmiyorsun boğazımdan
ahh bir bira olsada içsek..