Pages

15 Ocak 2015 Perşembe

Güneşli Günler


Neşe içindeydik o günlerde. Çünkü kıtlık vakitlerine alışmıştık.

Radyolarda savaşın bittiği, bizimse adeta politik bir başarıya imza attığımızı söylüyorlardı, her şeyin dışında ama bir yandan da içinde kalmıştık. Biz diyorum; biz beş kişiydik. Belki de daha fazlasıydık omuzlarımızda en az 3’er kişinin hatırasını taşırken.

O sırada Ahmet’le çöpleri karıştırıyor tahta kasalar arıyorduk yakacak, her şeyin sona erdiğini o gün tesadüfen duymuştum, beynime kadar bir ateş, bir sıcaklık yürüdü aniden.

Böyle mutluyduk aslında. Birer kap yemekle geçiniyorduk, geziciydik ama kendimizi fukara hissetmiyorduk, savaş sağ olsun, herkes aynı durumdaydı. Ben neşelenecek bir şeyler her zaman buluyordum kendime. Ama o gün bilemiyorum içime kasvet girmişti belki bu sebeplerden, artık yoksulluğumuz daha çok canımı sıkmaya başlamıştı.

Ahmet; bir nara attı “ohh be!”

Öyle içtendi ve onca zaman içinde biriktirdiği sessizlik dışarı fırlamıştı adeta. Bense sessiz ve düşünceliydim. Ondan tiksindim.

Ahmet grubun en sıkılganı ve sessiziydi, saftı, hatta aptal bile denebilirdi onun için. Hiçbir vasfı tam olarak hak ettiğini bile düşünmemiştim. Ben neşeliydim mesela. İpsiz Nuri ile sapsız Raşit te durmadan konuşurlardı; durumumuzu, nereye gidiyoruz, zaten neyimiz vardı, ne gülüyordum mesela ben her şeye olur olmaz. Rahatsız tiplerdi anlayacağınız.

Köse Halil de; köseydi misal, bir evsizin başına gelebilecek bulunmaz bir nimetti köse olmak. Böylece her zaman filinta gibiydi, en tipi düzgün olanımız oydu, öteberi çalarken göze batmazdı. Ama biz öyle miydik?

Ahmet’in bu sevinci, savaşın bitmesi, kıtlığın sona erecek olması…Onun gözünden görmeye değerdi her şeyi, onca zaman beklemişti nihayetinde. Sorun bendeydi sanırım. Ahmet eline geçirdiği 3, 4 sadığı kapıp “bizimkilere haber vermeye gidiyorum “dedi, çok sevineceklerdi! Benim yüzümde istediği sevinci görememişti. Şaşkındım çünkü. Yanımdan uzaklaşırken ben de elime birkaç kasa aldım, peşinden gittim. Ahmet heyecanla yanlarına yanaşırken ben arakada kalmıştım bile.  

Bizimkiler sokağın köşesinde harabe evimizin önünde ateş yakmış ısınmaya çalışıyorlardı. Mevsim kış, hava dondurucuydu.

Bitmeyen ağrılar, soğuk kesikleri demekti kış. Raşit için daha bir zordu, romatizması vardı sıcak ve güneş kemiklerine iyi geliyordu, hep bir sahil kasabasında yılın her günü güneşli bir yerde yaşamak istediğini söylerdi. Ateşin başında en çok sokulan da o olurdu. Yüzümde soğuğu, burnumda yanan öteberinin kokusunu duydum. Plastik, kağıt, tahta…

Ahmet’in elindekilerle beraber yaptığı hararetli açıklamaları kalabalığı ayağa kaldırmaya yetmişti.  Şimdi hepsi kol kola zıplamaya ve sevinmeye başlamışlardı bile, bense uzaktan onların sevincini anlamaya çalışıyordum.

Daha aç ve daha yoksul olup itileceğimizi biliyordum, sevinemiyordum. Biz zaten hep açtık, kıtlık bizi sıradan insanların seviyesine çekmişti; artık herkes açtı. Bu bana koymuyordu.  Ama onların yüzündeki umutlu bakışları silmek istemedim.

Nuri bana sesleniyordu
” heeeyy şu salağın demesine bakmayız doğru mu bu bitmiş mi savaş?”
Cılız bir “evet bitmiş artık güzel günler göreceğiz “dedim gülümseyerek.

Raşit; “ güneşli de olacak mı?…”


Kadıköy..


aylardan Kasım saat 9 buçuk
müdavimler dışında mekanlar bomboş,
sanırsın kış gelmiş!
bir kedi bakıyor bana,
yukarıdayım ona göre
yukarı bakmak bir zorunluluk mu?
bu gece zıkkım gibisin hayat
yutuyorum gitmiyorsun boğazımdan
ahh bir bira olsada içsek..